Örnek Resim

Anasayfa > GÜNDEM > Solun Köşe Taşları

Solun Köşe Taşları
Son Güncellenme : 28 Ağu 2016 11:28

FAŞİZME KARŞI OLDUĞUNU SÖYLEYENLERİN FAŞİZMLE UZLAŞMAK İÇİN KURDUKLARI ‘YENİ’ BİRLİKLERİNE DAİR…

Oportünist-reformistlerden oluşan tasfiyeci solculuk, “yeni” bir güç birliği oluşturduklarını 11 Ağustos 2016 günü Ankara’da bir otelde yaptıkları toplantı ile açıkladı. HDP’den ÖDP’ye, TKP’den Halkevleri’ne hemen bütün tasfiyecilerin altına imza attığı bu “güç birliği”nin ev sahipliğini ise, tasfiyeciliğin dört atlısı sayılan DİSK, KESK, TTB ve TMMOB yapıyor.

Başlarken bir matematik kuralını vurgulayalım: Eksilerin toplamı artı olmaz, aksine daha büyük eksi olur…

Reformist, oportünist kesimlerin böylesi güç birliklerinin özü de böyledir. Bunlar faşizme, emperyalizme karşı mücadele etmek için biraraya gelmezler. İcazet dilenmenin, düzeniçileşmenin yansıması olarak böylesi şaşaalı ortak açıklamalar yaparak uyduruk güç birlikleri oluştururlar. Uydurukluğu şuradadır ki, emperyalizm ve faşizme karşı bir güç değildir bunlar. Böyle bir niyetleri de politikaları da pratikleri de yoktur. Hal böyle olduğu içindir ki, ülkemiz reformist-oportünistlerinin tarihi, bir tür güç birliği mezarlığına dönüşmüş durumdadır. Çünkü yanlış yolda doğru adım atılamaz. Koşar adım düzene gidenler de devrime yönelik ileri adım atamazlar. Ki söz konusu uyduruk güç birliği de tasfiyeciliğin “yeni” bir adımı olmaktan başka bir işlev taşımayacaktır.

 

Tasfiyeci Solculuğun Bu Kaçıncı Birleşmesi…

KESK Genel Başkanı ve bir dönem AKP’nin akil adamlığını yapma “şerefi”ni taşıyan Lami Özgen’in okuduğu güç birliği deklerasyonu “Faşizme, Darbelere ve OHAL’e Karşı Güçlerimizi Birleştiriyoruz!” vurgusu ile başlıyor.

O halde sormak gerekiyor: Bu kaçıncı birleşmeniz, biraraya gelmeniz… Böylesi açıklamalar yapmanızın bu kaçıncısı… Demek ki, diğer biraraya gelişlerinde bir “güç” oluşturamadılar ve şimdi yenisini deniyorlar. Oysa ortada “yeni” bir şey yoktur.

Aşağıda 17 Aralık 2002 tarihli Devrimci Sol dergisinden bir alıntı yapacağız, ki tasfiyeci solculuğun bu “yeni” güç birliği için de aşağıda vurgulanan politik gerçeklik geçerlidir.

“… Zaman zaman 40, 50 hatta daha fazla imzalı ortak açıklamalar yapılmış olması kimseyi yanıltmasın; bunlar imza sayılarındaki kalabalıklığa karşın ciddi bir muhalefet gücü olamamış, bu tabloyu değiştirecek, oligarşinin bu oyununu bozacak bir rol oynamamışlardır. Bu tür açıklamalar da daha çok solun kendi içine kapanıklığının sonucunda gelişmiş bir tarzdır. Meydanlara çıkmayan, direniş örgütlemeyen, faşizmle kendi çizgisinde çatışmayı göze alamayan kurumlar, böyle 40’ı, 50’si bir araya gelip bir açıklama yapınca ortalık ayağa kalkacak, iktidarlar sarsılacak sanıyorlar. ‘Normal’ olarak böyle olması gerekir tabii. Düşünün ülkemizin hemen tüm sendikaları, tüm meslek odaları bir araya gelmiş bir şey söylüyor. Bu tabii önemli, ama demokrasilerde! Oysa Türkiye’de faşizm var. Bu gerçekten kaçıldığı için, bu ‘muhalefet’ tarzının etkisizliği, yanlışlığı, içinin boşluğu defalarca görülmüş olsa da, oyun sürüp gidiyor. Oligarşi de bunları kaale almıyor..” (Aktaran: Birleşelim Savaşalım Kazanalım Sayfa: 180)

Evet, oyun sürüp gidiyor. Ve oportünist-reformist solun “birlik” oyununun son perdesi “Emek ve Demokrasi için Güç Birliği” adı altında sahneye çıktı. Söz konusu “Güç Birliği”nde yer alan kurumlar olarak şunlar sayıldı: DİSK, KESK, TMMOB, TTB, DBP, Devrimci Parti, EMEP, EHP, ESP, HDP, SEP, SYKP, YSGP, HDK, Haziran Hareketi (Yani ÖDP ve TKP), Halkevleri, İHD, Hacı Bektaş-ı Veli Vakfı, Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri, Alevi Bektaşi Federasyonu, Demokratik Alevi Dernekleri…

Yukarıdaki alıntımızda da vurgulandığı gibi, bunlar “… Meydanlara çıkmayan, direniş örgütlemeyen, faşizmle kendi çizgisinde çatışmayı göze alamayan kurumlar” oldukları için siyasal bir ciddiyetleri, kararlılıkları, söylemlerinin hayatın içinde bir karşılığı yoktur. Hal böyle olduğu içindir ki, oligarşi tarafından ciddiye alınmadıkları gibi halk saflarında da bir karşılıkları olmaz.

Çünkü, meydanlara çıkmaz, direniş örgütlemez, faşizmle kendi çizgisinde çatışmayı göze alamaz durumda olmayı tercih edenler için sonuç malumdur: “… Zaman zaman 40, 50 hatta daha fazla imzalı ortak açıklamalar yapılmış olması kimseyi yanıltmasın; bunlar imza sayılarındaki kalabalıklığa karşın ciddi bir muhalefet gücü olamamış, bu tabloyu değiştirecek, oligarşinin bu oyununu bozacak bir rol oynamamışlardır…”

İşte bu tarihsel gerçeklik, tasfiyeci solculuğun bu “yeni” güç birliği için de fazlasıyla geçerlidir. Zaten, güç birliğinin açıklamasına bakıldığında oligarşinin oyununu bozmaktan, hesap sormaktan, emperyalizme karşı savaşmaktan bahsedilmediği görülecektir. Ki güç birliği düzeniçileşmenin, uzlaşma arayışının bir yansımasından başka bir şey değildir. Böyle olduğu içindir ki, ciddiye alınabilecek bir güç olamamışlardır.

 

Uçurumun Kenarı Neresidir?

Söz konusu tasfiyeci güç birliğinin kuruluş açıklamasını yapan KESK Genel Başkanı Lami Özgen’in bir kaç yıl önce AKP faşizminin akil adamlığını yaptığı bilinmektedir. Ki dün AKP’ye akil adamlık yapan Lami Özgen, bugün güç birliği adına yaptığı açıklamada “AKP’nin ülkeyi uçurumun kenarına getirdiğini” söylüyor.

Soralım; uçurumun kenarı neresidir? Sınıfsal açıdan nasıl bir uçurum söz konusudur? AKP’nin getirdiği yer olan uçurumun kenarı kötü;,ama demokrasicilik oyunu iyi öyle mi? AKP ile Dolmabahçe’de karşılıklı koltuklara oturmak iyi, ama sizi artık o koltuklara çağırmazlarsa kötü öyle mi? Uçurumun kenarı neye göre belirleniyor…

Tasfiyecilik böyledir. Bir uçtan bir uca hızla savrulur. Dün iktidarın akil adamlığını yapar, bugün ülkeyi uçurumun kenarına getirdiğini söyler. Yarın, bir bakarsınız, AKP’yi yeniden demokrasi şampiyonu ilan ediverir. Tasfiyecilik tutarsızlıktır. Çünkü bilimsel değildir, yani hayata sınıfsal bir perspektifle bakmaz. Bakamaz. Elbette, Lami Özgen’in çarpık bakış açısı kendisiyle sınırlı olan kişisel bir sorun değildir. Tasfiyeciliğin genel çarpıklığıdır söz konusu olan. Ki bu bakış açısı; aynı zamanda AKP ve onun gibi düzen partilerinden ülkeyi kurtarmasını beklemektedir. Öyle ya, “AKP ülkeyi uçurumun kenarına getirdi” derken, nereye ve nasıl götürmesi beklenmektedir acaba…

Demek ki, düzde olan ülke AKP ile uçurumun kenarına getirilmiş… Tasfiyeci solculuğun güç birliği de ülkeyi bu uçurumun kenarından alacakmış…

Yaşananın sınıflar mücadelesi gerçekliği içinde egemenleri sarıp sarmalayan bir yönetememe krizi olduğu, devletin ve bir bütün olarak sistemin kriz içinde olduğu ve devrimci olanın bu krizi derinleştirip keskinleştirmek olduğu gerçeğine; kör olmayı tercih eden tasfiyeci solculuk, güç birliği adına yaptıkları açıklamada “… Bu gidişatı ancak emekten, demokrasiden, laiklikten, barış ve kardeşlikten yana güçlerin mücadelesinin durdurabileceğini…” vurguluyor. Böylece düzene koltuk değneği olmak isteyişlerindeki iştahlarını bir kez daha ilan etmiş oluyorlar. Hangi gidişatı durdurup düze çıkartacaksınız bakalım… Sizin üzerinize vazife mi bu…

 

Tasfiyeci Solculuğun Çarpık Bilinci…

Açıklamada deniyor ki: “… Bu bilinçle ülkemizin geleceğine sahip çıkmak, demokrasiyi, laikliği, bağımsızlığı, barışı, eşitliği, özgürlüğü, adaleti savunmak ve gerçek kılmak için bir araya geliyor, omuz omuza veriyoruz.”

Burada “bu bilinçle” derken netleşmesi için sormak gerekiyor: Hangi bilinçle…

Öyle ya, hangi bilinci, düşünceyi taşırsanız ona göre davranırsınız… Açık olan şu ki, güç birliğinin altına imza koyan tasfiyeci solculuğun devrimci bilinçle uzaktan yakından bir ilgisi kalmamış durumdadır. Uzunca bir süredir, çarpılmış bilinçleri ile düzenin değirmenine su taşımaktadırlar. Bunlar değil miydi, 80 milletvekilliği alınca demokratik devrim olduğundan bahsedenler?.. Bunlar değil miydi, Newroz mitinglerinde “mücadele dönemi bitti artık müzakere dönemi başladı” diyenler?.. Bunlar değil miydi, Avrupa Birliği uyum yasaları parlamentodan geçince “demokratik devrim oldu diye zil takıp oynayanlar?.. Bunlar değil miydi, AKP akil adamlığa çağırınca koşa koşa gidip sıraya girenler?..

Taşıdıkları bilincin dışavurumuna dair kimi örnekleri sıraladık. Ve yakın bir örnek daha verelim: Bunlar değil miydi, 1 Mayıs 2016’da Taksim yerine faşizmin istediği gibi Bakırköy’e gidip AKP’den teşekkür alanlar?..

İşte bütün bu davranışları yaptıran devrimci, demokratik bilinç olmayıp; tasfiyeci, yılgın, düzen içi bilinçleridir. Ve şimdi işte “bu bilinçle” ülkemizin geleceğine sahip çıkmaktan bahsediyorlar. Nasıl yani… 1 Mayıs Taksim’e sahip çıktığınız gibi mi sahip çıkacaksınız ülkenin geleceğine? Hadi ordan tasfiyeci yılgınlar… Artık kendi yalanlarınıza kendiniz bile inanmaz durumdasınız. Bırakın halkı aldatmayı, oyalamayı…

 

Uyduruk Birliğin Düzen İçi Talepleri ve Gerçekler…

Güç birliği adına yapılan açıklamayı okuyan Lami Özgen, dokuz maddelik bir talepler listesi sıralıyor. Öncelikle vurgulayalım ki, bu taleplerin hepsi de düzen içi taleplerdir. OHAL öncesi de dile getirilen taleplere yeni olarak OHAL eklenmiş durumdadır.

Güç birliğinin talepleri olarak açıkladıkları talepler içinde “… Emekçilere yönelik güvencesizleştirme, taşeronlaştırma, yoksullaştırma politikalarına, işçi ve emekçilerin örgütlenme, toplu pazarlık, siyasi hak ve özgürlüklerinin önündeki engellere ve iş cinayetlerine karşı güvenceli çalışmayı ve insanca yaşamı savunmak” var.

Halkımızın bilgeliğinin ürünü olarak ifade ettiği bir deyim vardır: Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz… Halkımız somuta bakar, lafa değil. Doğrusu da budur. Tasfiyecilerin güç birliğinin açıklaması karşısında biz de böyle yapıyoruz.

Emekçilere yönelik saldırılara karşı mücadele edeceklermiş… Öyle mi? Oysa, emekçilere yönelik saldırı yasalarının hepsi içinde yer aldıkları meclisten geçti. Saldırılar gündemde iken bu birliği oluşturan örgütler, kurumlar yine birliktelerdi. Saldırıları önlemek için hangi direnişi örgütlediler? Saldırılar karşısında hangi barikatı ördüler? Ne yaptılar? Cevap açıktır: Hiçbir şey… Ve dahası, kendilerine rağmen süren direnişlerin yanına bile yaklaşmadılar. Örneğin Soma-Kınık kömür işletmelerinde bu yılın başından itibaren 70 gün boyunca karda kışta direndi maden işçileri. Ama yanlarına yukarıda imzası bulunan kurumların, örgütlerin hiçbirisi gelip dayanışma göstermedi.

Bugüne kadar emekçilere yönelik saldırılar karşısında ne yaptıklarına bakınca, yukarıdaki satırların içinin boş olduğu anlaşılmaktadır. Ve işte bu tutum, halkı kandırmaktan başka bir şey değildir. Öyle ya “…Emekçilere yönelik güvencesizleştirme, taşeronlaştırma, yoksullaştırma politikaları” OHAL ile yeni başlamadı. Peki bu kurumlar ne yaptı? Hiçbir şey… Gerçek budur. Gerçek, güç birliği adına halka yalan söylemektir.

İşte bir başka yalan daha: Söz konusu güç birliği açıklamasında “…Emperyalizmin ortak geleceğimize karşı bölge ve ülkemizdeki müdahalelerine…” karşı çıkmaktan bahsediliyor. Kürt milliyetçiliği ve onun peşine takılan oportünizm, Ortadoğu’da-Suriye’de Amerikan emperyalizminin kara ordusuna dönüşmüş durumdadır. Amerikan emperyalizminin koordinasyonu çerçevesinde ve emperyalizmin çıkarları doğrultusunda hareket ediyorlar. Gerçek bu iken, “emperyalizmin ortak geleceğimize karşı bölge ve ülkemizdeki müdahalelerine karşı çıkmak”tan bahsetmek yalandır.

Soralım: Bu güçler, emperyalizme bugüne kadar nasıl karşı çıkmışlar? Emperyalizme bir kurşun sıkmışlar mı mesela? Ne yapmışlar? Cevap bellidir: Hiçbir şey yapmamışlardır.

Halka zarar veren eylemleri gerçekleştiren Kürt milliyetçiliği, emperyalizme karşı tek kurşun sıkmamış olmayı övünç kaynağı olarak açıklamıştır. Ve dahası, Amerikan emperyalizminden özgürlük bekleyen Kürt milliyetçiliği ile Avrupa emperyalizminden demokrasi bekleyen reformistler, aynı güç birliğinde buluşmuş durumdadırlar. Böylesi buluşmalar, birleşmeler kimseye güç vermez ama söyledikleri yalanın çapını büyütür. Yine öyle olmuştur.

Güç birliği açıklamasında deniyor ki: “… OHAL ve Kanun Hükmünde Kararnameler ile yeni baskı yasalarıyla demokrasinin, temel hak ve özgürlüklerin yok edilmesine, dikta arayışlarına karşı gerçek demokrasiyi savunmak için...”

Soralım: Halkın ödediği kanlı bedellerle kazandığı 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkma hakkı gasp edilirken yukarıdaki satırları yazanlar ne yaptılar?

1 Mayıs 2016’da bu birlik içinde yer alanların hepsi vardı. Ne yaptılar? Cevap malumdur: Taksim’i tasfiye edip Bakırköy’e gittiler… AKP’nin takdirlerini aldılar.

Devrimciler, 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkmak için çarpışırken, güç birliğini oluşturanlar neden faşizmin icazetiyle Bakırköy’e gittiler? O zaman OHAL de yoktu, peki neden Taksim’i faşizme terk ettiler. Söz konusu olan, bir hakkın savunulmadan faşizme terk edilmesidir. Taksim’e çıkıp çıkmamak, sadece bir meydan tartışması değildir. Faşizm karşısında demokratik mevzilerin, kazanımların nasıl savunulacağıdır esas olan. Faşizmin saldırıları, baskıları karşısında nasıl durulacağıdır. Sorun; faşizme karşısında uzlaşmaz, tavizsiz, anti-faşist bir duruş sergilenip sergilenmeyeceği sorunudur. Ve güç birliğini oluşturan tasfiyeciler arkalarına bile bakmadan soluğu Bakırköy’de almışlardır.

Siz, faşizm karşısında 1 Mayıs’ı bile savunamıyorsanız, Taksim’e çıkmaktan vazgeçebiliyorsanız, başka neyi nasıl savunabilirsiniz ki? Bırakın bunları, hayat denilen kavga yüzünüzdeki örtüyü çekeli çok oldu. Açık ki, AKP faşizmi karşısında 1 Mayıs Taksim’i savunmayanlar hiçbir demokratik hakkı da savunamazlar. Evet, bir kez daha ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz…

Güç birliğinin açıklamsında deniyor ki: “…İçeride ve dışarıda yürütülen savaş politikalarının durdurulması, Kürt sorununun birlikte ve eşit yaşam temelinde barışçıl, demokratik yol ve yöntemlerle siyasal çözümü için...”

Kısaca deniyor ki, Dolmabahçe mutabakatına geri dönülsün… Kürt milliyetçiliği kendi adına yaptığı açıklamalarda bunu açıkça dile getiriyor zaten. Ki güç birliğinin açıklamasında da savunulan Kürt halkımızın kendi kaderini tayin hakkı değildir. Neden? Demokratik bir talep değil mi kendi kaderini tayin hakkı? Olması gereken bu değil mi? Ama aklı düzeniçileşmekte olanların bu talebi, hakkı söylem olarak bile dile getiremeyeceği artık açıktır.

Dolmabahçe mutabakatı çerçevesinde el sıkıştıkları AKP ile Kürt halkını diri diri yakan, şehirleri yerle bir eden aynı AKP’dir. Ki halk düşmanlarından halka yönelik bir iyilik beklenmeyeceği de açıktır. Düşman, düşmandır… Güç birliğini oluşturan gruplar işte bu netlikte bakmıyor ve tekrar eden bir beklenti içinde icazet dilenip duruyorlar. Öyle ki Kürt milliyetçileri, oligarşiyi uzlaşma masasına çekmek için tonlarca bomba patlatsa bile hiçbir politik kazanım elde edemeyerek milliyetçilik çıkmazında debelenip duruyor. Çevrelerindeki oportünist, reformist kesimler de bu çıkışsızlığı alkışlamakla meşguller. Oysa, sorunun vazgeçilmez tek bir çözümü vardır: Kürt halkımızın kendi kaderini tayin hakkının sağlanması ve kazanılması… Bunun yolunun ise “Anadolu İhtilali” hedefiyle “Kurtuluşa kadar Savaş”maktan geçtiği tarihsel bir olgu, bilimsel bir olgudur.

Güç birliği açıklamasında deniyor ki: “… Hangi siyasal görüş, kimlik ve inançtan olursa olsun ezilenlere, emekçilere, gençliğe ve tüm ötekileştirilenlere yönelik her tür saldırı, baskı ve şiddete karşı birlikte durmak için…” İşte bu da kocaman bir yalandır. Tarihsel bir örnek vermemiz yeterli olacaktır.

Özgür Tutsakların yedi yıl sürdürdüğü Büyük Direniş Ölüm Orucu döneminde, bu satırların altına imza koyan örgütlenmelerin tavrı; direnişi görmemek, duymamak olmakla da kalmamış, direnişin kırılması için çalışmışlardır. Açıkça direnişin karşısında yer alarak faşizme güç vermişlerdir. Direniş içinde yer alan bir kısmı da zaten direniş kaçkınlığı yapmıştır.

Öyle bir tasfiyeci kültürdür ki bu, direnenlerin karşısına geçip “direnişe başlarken bize mi sordunuz” diyebilmişlerdir… Daha şehitlerin kanı kurumamışken, direnenleri kastederek “Farkımızı koyduk iyi oldu” diyebilmişlerdir… Direnenlerin dayanışma çağrısı karşısında “Cepte keklik mi sandınız” cevabını verecek kadar düşkünleşenler bunlardır… Bırakın dayanışma göstermeyi, direnen devrimci hareketi kastederek “Aynı mahalleden değiliz” diyebilmişlerdir… Ve dahası, direnenlerin ruhuna fatiha okuyarak “Devrimci demokrasi öldü bitti” diyenler de bunlardır…

Denilebilir ki, o gün öyle davransalar da, bugün dedikleri gibi davranabilirler. Ve fakat, yukarıda özetlediğimiz tavırlarının bugüne kadar öz eleştirisini vermeyerek çürümeye devam etmişlerdir. Devrimci değerleri, kültürü, ahlakı çürütmeye devam ettikleri için bugün “…her tür saldırı, baskı ve şiddete karşı birlikte durmak”tan bahsedişleri kocaman bir yalandır. Tanrı, bizi tasfiyecilerin dayanışmasından korusun(!)

Siz bırakın “...her tür saldırı, baskı ve şiddete karşı birlikte durmak”tan bahsetmeyi de, faşizme karşı gerçekleştirdiğiniz bir direniş gösterin. Yoktur… Reformizm ve artık reformistleşmiş olan oportünizmi karakterize eden temel niteliklerinden birisi bedel ödemekten kaçmalarıdır. Böyle olduğu içindir ki, çoğu illegal örgütlenmelerini bile tasfiye edip kapağı düzene atmışlardır. Küçük birer tekke durumundaki legal particikler kurmuşlardır. Ama elbette, komünistliği, sosyalistliği, devrimciliği de kimseye bırakmazlar. Oysa tarihin kararı kesindir: Devrim için savaşmayana sosyalist denmez…

Sonuç olarak, kadın sorunundan çevre sorunlarına uzanan yelpazede ve dokuz madde olarak sayılan talepler; başını Kürt milliyetçilerinin çektiği reformist, oportünist, sivil toplumcu, feminist, LGBTİ… gibi her türlü kesimlerin taleplerinden sos yapılıp oluşturulmuş. Ki sayılan bütün taleplerin, aslında bugüne kadar oluşturulan birliklerde dile getirilen şatafatlı sözlerden hiçbir farkı yoktur.

 

Soruyoruz: Bu Birliğin Daha Önce Oluşturulan Birlikten Ne Farkı Var?

Zira, bu birlik içinde yer alan örgütler daha önceki onlarca platformda birlikte olmuşlardır zaten. Bu biraraya gelişlerinin halkımızın hak ve özgürlük mücadelesine ne katkısı olmuştur? Bu sorunun cevabı açıktır. 1 Mayıs 2016 örneğinde olduğu gibi tasfiyecilikten başka bir işlevleri olmamıştır. Bulundukları her yerde, halk güçlerinin taleplerini geriye çekip düzeniçileştiren, faşizmle çatışmaktan kaçan, emperyalizm ve faşizmle uzlaşmayı vaaz edenlerdir bunlar.

Bu birlik içinde yer alan siyasi yapıların hepsi KESK içinde de yer almaktadırlar. Bugün KESK’in geldiği durum ortadadır. Kamu emekçilerinin mücadelesini örgütleyip önderlik yapmaktan uzak, genel başkanının AKP’nin akil adamı olmasını içine sindirebilen, saldırı ve baskılar karşısında direniş örgütlemekten fersah fersah uzağa düşmüş, etkisiz bir sivil toplum örgütüdür söz konusu olan. Üyelerine de halkımıza da hayrı dokunmayan KESK’i bu hale getirenler, işte bunlardır. KESK’i bu hale getirenlerin, kendi örgütünün mücadele dinamizmini köreltenlerin, ülkedeki hak ve özgürlük mücadelesine ne katkısı olabilir?.. El birliği içinde, KESK’in mücadele dinamizmini ve giderek örgütlenmesini tasfiye etmişlerdir.

Örneklere devam edelim: Örneğin, DİSK’te patron sendikacılığına karşı bir yılı aşan bir direniş yapıldı. Emekçi bir kadın olan Oya Baydak, aylarca DİSK Genel-İş’te somutlanan patron sendikacılığına karşı hakları için direndi. Bu birlik içinde yer alan örgütlerin tamamı direnişin karşısında patron sendikacılarının yanında olmuşlardır. Hal bu iken, şimdi bunlar mı emek mücadelesi verecekler? Emekçinin hak ve özgürlüklerini bunlar mı koruyacaklar? Geçin bunları…

Öyle ki, örneğin; AKP’nin, memurların iş güvencesine karşı saldırısı 10 yılı aşkın bir süredir sürmektedir. Peki, bu birliktekiler AKP’nin yürüttüğü kölelik saldırısına karşı bugüne kadar hangi mücadeleyi vermişlerdir? Evet, laflarına değil, pratiklerine bakacağız ve diyeceğiz ki; örgütledikleri tek bir direniş yoktur. İşte gerçek budur ve şimdi kalkıp emekçinin hakkını savunmaktan bahsediyorlar. Elinizi tutan yoktu. Hepiniz birliktesiniz zaten. Niye bir tek direniş örgütlemediniz. Çünkü direniş demek, faşizmle çatışmak demektir. Göze alamadıkları budur.

Kürt milliyetçiliği, oportünizm ve reformizmin oluşturduğu tasfiyeci solculuk, güçsüzdür. Art arda isimlerini yazarak sayısal bir çoğunluk göstermeye çalışmaları da güçsüzlüklerini gideremez. Bu güçsüzlüğün özü, ideolojik güçsüzlüktür. Çünkü, devrimci ideolojiyle, Marksizm-Leninizm ile donanmamışlardır. Burjuva ideolojisinin etkisi altındadırlar.

Burjuva ideolojisinin hegemonyasında oldukları için, düzenle uzlaşmaz bir kavga sürdürememekte, daima uzlaşma aramaktadırlar. Bu durumun tipik örneği Kürt milliyetçilerinin bir yandan tonlarca bomba patlatıp, bir yandan da uzlaşma arayışlarını dile getirmesidir.

Bilindiği gibi, Kürt milliyetçi hareket reformist, oportünist bütün solu yanlarına alıp HDP’yi kurmuştu. O halde soralım: Ne oldu HDP’niz? Parlamentoya da girdiniz… Girdiniz de neyi başardınız? Halkın hak ve özgürlük mücadelesine ne kattınız? Hangi direnişi örgütlediniz?

Kürt milliyetçileri, reformistler, oportünistler, STÖ’cüler, feministler, homoseksüeller, lezbiyenler, geyler… hepiniz zaten birlikteydiniz. Ne yaptınız şimdiye kadar… Zaten HDP çatısı altında birleşmemiş miydiniz… Şimdi kurduğunuz neyin birliği? Geçmişte kurduğunuz birliklerle yapamadığınız hangi işleri bu birlikle yapacaksınız? Bu birliğin geçmişteki birliklerden farkı ne olacak?

Devrimci ideolojinin aydınlığında tarihe ve hayata bakıp biz söyleyelim: Hiçbir farkı olmayacaktır.

Çünkü, tasfiyeci solculuğun böylesi birliktelikleri devrim için değildir. Devrim için birlikteliklerin iki temel ölçütü vardır: Anti-emperyalist ve anti-faşist olmak…

Tasfiyecilerin oluşturduğu bu “yeni” birliktelikleri de anti-emperyalist, anti-faşist nitelik ve hedeften yoksundur. Böyle olmadığı için de diğer biraraya gelişlerinden hiçbir farkı yoktur. Aynı şaşaalı lafların ardında sırıtan aynı uydurukluktur. Söz konusu olan, “faşizme karşı” olduğunu söyleyip “faşizmle uzlaşmak” için mücadele eden bir birliktir. Sahiplerine hayırlı olsun(!)

Sadece HDP’yi de değil, Kürt milliyetçilerinin kuyruğunda “Halkların Birleşik Devrimci Hareketi”ni kurdunuz. Peki, faşizme karşı hangi mücadeleyi örgütlediniz? Her zaman olduğu gibi koca koca laflar etmeyi sürdürürken diğer taraftan emperyalizmin maşası olan bir “Devrimci Birleşik Hareket” yarattınız. Bu utanç sizindir: Devrimcilik söylemini örtü olarak kullanıp emperyalizme hizmet etmekte birleştiniz.

 

Amerikan Emperyalizminden Özgürlük, Avrupa’dan Demokrasi Beklemenin Neresi Solculuktur…

Bugün bir güç birliği varolacaksa, öncelikle ve olmazsa olmaz önemde anti-emperyalist, anti-faşist olmak zorundadır. Çünkü, sol demek, özü gereği anti-faşist olmaktır. Faşizmle uzlaşmaya çalışan bir sol olmaz. Sol demek, anti-emperyalist olmaktır. Emperyalizme vurmak demektir. Oysa, başta Kürt milliyetçiliği olmak üzere tasfiyeciler, uzun süredir Amerikan emperyalizminden özgürlük, Avrupa emperyalizminden demokrasi bekler durumdadırlar. Bunların halka verdiği görüntü, sol adına utanç duyulacak bir tablodur. Amerikan emperyalizminin emri altında Ortadoğu’da kiralık askerlik yapmanın neresi solculuktur? Avrupa Birliği’nden demokrasi beklemenin neresi devrimciliktir, solculuktur?

İlgisi yoktur. İşte tam da bu nedenle, güç birliğinin altına imza atanların çoğunun artık “sol” olup olmadıkları bile tartışmalıdır ve tartışılmalıdır.

“… Eğer bugünün Türkiye’sinde haklar ve özgürlükler mücadelesi verecekseniz, emperyalizme karşı mücadele etmeniz kaçınılmazdır. Çünkü ekonomik anlamda açlığı yaratan da, oligarşinin baskı ve zulmünün arkasında duran da Avrupa ve Amerikan emperyalizmidir. Ekonomik, demokratik, sosyal, kültürel hak gaspları, şu veya bu hükümetin değil, emperyalizm-oligarşi blokunun gaspıdır. Açlığa ve zulme karşı çıktığınızda, karşınıza bunlar çıkacaktır. Kısacası, gerçek şudur: emperyalizme karşı çıkılmadan ekonomik, siyasi haklar ve özgürlükler savunulamaz. Savunuruz diyenler, aldatma ve oyalama siyaseti içindedirler…” (Age. Syf: 182)

Sol adına kalkışılan bir güç birliğinin neden anti-emperyalist, anti-faşist olması gerektiğini ısrarla vurguladığımız açıktır. Çünkü, böyle olmayan birlikler halk için umut olmaz, olamaz. Faşizmle uzlaşmaya çalışıp emperyalizmin askeri olanlar halka umut veremez.

Sol, tepeden tırnağa emperyalizmin karşısında olmak zorundadır. Bunu başaramayan bir solun halk saflarına sağlayacağı bir güç ve umut yoktur. Olmamıştır. Yıllar içinde tasfiyeciler değişik biçimlerde ve isimlerde birlikler kurdular.

Hiçbir işlevleri, halkın devrimci kavgasına kattıkları hiçbir şey olmadı. Çünkü, kurtuluşa kadar savaşmak için değil, düzenle uzlaşmak için kurulmuşlardı. Bu yüzden halkın hak ve özgürlük mücadelesine yararları değil, zararları dokunmuştur.

Biraraya geldikçe “güç” olacaklarını zanneden tasfiyecileri, biraraya getiren nedenler esas olarak düzen içi, parlamenter hayal ve beklentileridir.

Halk için demokrasi, halkın iktidarı gibi bir hedefleri yoktur. Açıklamalarında yar alan “gerçek demokrasi” vurgusu da halkın iktidarını değil, Dolmabahçe mutabakatını tanıyacak bir AKP demokrasisini işaret etmektedir. Oysa, yönetememe krizi içinde debelenen oligarşik iktidar karşısında halk kesimlerine her zamankinden çok daha güçlü bir şekilde devrimi, halkın iktidarını hedef olarak göstermek gerekmektedir.

“… Haklar ve özgürlükler mücadelesini geliştirirken perspektifimiz yine halkın devrimci iktidarı mücadelesini, yani devrimi geliştirmektir. İktidar hedefi olmayan her muhalefet hareketi, eninde sonunda düzen içileşmekten kaçınamaz. Halk muhalefetini örgütlerken, o muhalefetin siyasi hedefleri arasında halkın iktidarı hedefi olmalı. Bu, somut, güncel bir hedef olmayabilir; ancak halkın ufkunun düzen içi iyileşmelerle, solun ufkunun ‘protestoyla’ sınırlanmasını engeller. ‘Halkın iktidarı’ hedefi, reformist, devrimci tüm güçlerin ittifak sınırlarını da çizer. Birlik, faşizme, emperyalizme karşı olan veya onlarla çelişkisi olan tüm güçleri birleştirme bakış açısıyla hareket eder. Birlik dışında olup da faşizmle değişik düzeylerde çelişkiler yaşayan kesimleri de tarafsızlaştırmayı hedefler…” (Age. Syf: 186-187)

Tasfiyeci solculuğun elbette böyle bir nedefi yoktur. Hedeflerinin ne olduğunu da DİSK başkanı Kani Beko bir biçimiyle ifade etmiş sayılır.

 

Faşizmle Çatışmaktan Yana Değiliz Diyenlerin Oluşturduğu Birlikten Halka ve Devrime Hayır Gelmez

Tasfiyecilerin birliğinde yer alan DİSK Genel Başkanı Kani Beko, güç birliği ile ilgili açıklamalarda bulunurken şöyle diyor: “… Eğer demokratik bir anayasa yapılacaksa anayasanın içerisinde TBMM’de grubu bulunan 4 partinin mutlaka olması ve demokratik kitle örgütleri, sendikalar ve meslek odaları eşitlikçi özgürlükçü ve demokratik bir anayasanın yapılabilmesi için, bu kurum ve kuruluşların içerisinde kesinlikle görev alması gerektiğini söylüyoruz.” (DİHA)

Açık konuşmuş… Kimi hazırlıklara bakıp egemenler kendi çıkarlarına uygun bir anayasa yapacaklarsa, bizi de konu mankeni olarak, demokrasicilik oyunlarının figüranı olarak değerlendirsinler demeye getirmiş. Sırıtan icazetçilik bir kez daha somutlanmaktadır. Düzen partilerinin anayasa yapma çalışmaları içinde TBMM’de gurubu bulunan HDP ve işte kurdukları güç birliği yer alırsa demokratik bir anayasa mı yapılmış olacak?

DİSK’in tarihinde ilk kez işçi düşmanı ve patron sendikacısı olarak anılmayı başarmış olan Genel Başkan Kani Beko, 1 Eylül’de “barış” talep etmek için meydanlara çıkacaklarını vurguladıktan sonra, içinde yer aldıkları güç birliğinin niteliğini ele veren şu sözleri de söylüyor:

“… Bizim görevimiz işçilerin her türlü haklarını hukuklarını korumak ve kollamaktır. Ama Türkiye’de yaşananları görmezden gelemeyiz. Birlik ve beraber olmaktan başka çaremizin olmadığını bir kez daha ifade ediyoruz. Önümüzdeki günlerde mevcut AKP hükümetine karşı biz toplumsal çatışmadan yana olmadığımızı göstereceğiz” (Birgün.net 15.08.2016)

Evet, “çatışmaktan” yana değiller, onlar oligarşi ve emperyalizmle uzlaşmaktan yanadırlar. Onun için 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkmazlar… Onun için faşizme boyun eğerler… İşte ilan ettikleri güç birliğinin niteliği de budur. 1 Eylül’de “Barış” çığlıkları atarak, ne kadar uzlaşmaktan yana olduklarını da göstereceklermiş. Ha gayret, belki faşizmin sağır sultanlarına duyurursunuz feryadınızı…

Tarihsel tecrübe, faşizmle çatışmayı değil, uzlaşmayı seçenlerin oluşturduğu uyduruk birliklerden; halka ve devrime hayır gelmeyeceğini söylemektedir. İşte bu gerçekliği halkımıza anlatıp, tasfiyeci solculuğun halkımızı oyalamasına, kandırmasına izin vermeyeceğiz. Çiğdemler’den Çayanlar’a siyasi gerçekleri halkımıza açıklamaya devam edeceğiz…

 (SÜRECEK)

Bu Haberler Dikkatinizi Çekebilir

Adres:Katip Mustafa Çelebi Mahallesi Billurcu Sokak No: 20/2 BEYOĞLU-İSTANBUL Tel: +90(212)536 93 44 Fax: +90(212)536 93 45 E-mail: info@yuruyus.com
CopyLEFT Yürüyüş Dergisi 2004-2014 | İnternet Sayfamız özgür yazılım araçları kullanılarak kodlanmıştır.