Örnek Resim

Anasayfa > GÜNDEM > 12 Eylül’ün ZindanlarındanF Tiplerine -7

12 Eylül’ün ZindanlarındanF Tiplerine -7
Son Güncellenme : 04 Eyl 2016 21:19

12 EYLÜL’ÜN ZİNDANLARINDAN F TİPLERİNE

 

Koğuş Direnişlerinden Hücre Yakmalara

DİRENMEK DÜŞMANIN TÜM SALDIRI SİLAHLARINI ELİNİDEN ALMAKTIR

 

Özgür Tutsaklık Direnişlerle Yazılmış Tarihsel Bir Birikimdir

DİRENME KARARI ALMAK DAHA BAŞTAN ZAFERİ KAZANMAKTIR

 

Oportünistler “fiili direniş”i dillerinden hiç düşürmez…

Özellikle F tiplerine karşı ölüm orucu direnişi gündeme geldiğinde “fiili direniş”i ölüm orucunun karşısına çıkarttılar.

Oportünistler F Tiplerini “oligarşinin devrim mücadelesini tasfiye etmek için ‘stratejik’ bir saldırısı” olarak değerlendiriyorlardı, fakat böyle bir saldırı karşısında “fiili direniş” diyerek esasında F tiplerine karşı mücadeleden kaçıyorlardı.

Oportünistler ne zaman “fiili direniş”ten söz ediyorlarsa siz ondan direnmemeyi, direnişten kaçtıklarını anlayın.

Bu, oportünizm hakkında yaptığımız bir tespit değildir yalnızca. 12 Eylül’den bugüne pratik gerçekleridir.

Oligarşinin hapishane politikası hep devrimcileri teslim almaya yönelik, uzun vadeli, planlı, programlı, sistemli saldırılar olmuştur.

Oligarşi bu saldırılar karşısında direnmeyen, saldırıları boşa çıkartmak için politika geliştirmeyen oportünizm nezdinde sonuç da almıştır. 12 Eylül’den bugüne onlarca örgütün mücadele sahnesinden silinmesi hapishanelerde gerçekleşmiştir.

F Tiplerine karşı “fiili direniş” diyerek direnmemeleri ise oportünizmin sonu olmuştur.

Çünkü; F tipleri gibi çok kapsamlı bir saldırı karşısında ölümüne bir direnişten kaçıp “fiili direniş” demek özünde direnmemektir.  Nitekim direnmemişlerdir. Ne F tiplerinin açılması için yapılan 19 Aralık Katliamı’na karşı direndiler, ne de F tipleri açıldıktan sonra… Oysa F tiplerine karşı ölüm orucu direnişine alternatif olarak önerdikleri tek direniş fiili direnişti.

Nedir fiili direniş?

Oligarşinin fiziki saldırıları karşısında teslim olmayıp fiili direnişe geçmektir.

Ancak tarih tanık olmamıştır oligarşinin fiziki saldırıları karşısında oportünizmin “fiili direniş”e geçtiğine.

Ne 12 Eylül’ün fiziki saldırı koşullarında ne ‘90’lar boyunca ne de F tipi saldırılar karşısında fiili direnişe geçmemişlerdir. Devrimcilerin direnişleri sonucu elde edilen hakları adeta tepe tepe kullanmışlardır.

Fiziki saldırılar karşısında direnmemenin binbir teorisini üretmişlerdir.

DEVRİMCİ TUTSAKLAR SON BİR AYDIR HÜCDELERİ ATEŞE VERİYOR NE KÜRT MİLLİYETÇİLERİ NE DE OPORTÜNİZM ORTALIKTA YOK!

Son bir aydır F tiplerinde fiili direnişin en üst boyutu yaşanıyor.

AKP faşizmi F tiplerinde büyük direnişin kazanımlarını bir bir gasp ediyor. En son hücrelerde bulundurulan kitap sayısının 10 kitapla sınırlandırılacağını ve hücrelerdeki fazla kitapların toplancağını duyurmuştu… Sürekli bir sevk ve sürgünlerle karşı karşıyaydı tutsaklar.

Faşizmin bu saldırılarına karşı devrimci tutsaklar hücreleri yakma kararı aldılar ve Ankara Sincan F tipinde, Bolu F tipinde, Kırıklar F tipinde, Kandıra F tipinde, Tekirdağ, Edirne F tipi hapishanesinden Silivri’ye kadar birçok hapishanede hücre yakma eylemleri gerçekleştirmişlerdir.

Bu çok cüretli bir fiili direniş biçimidir. Büyük bedelleri göze almadan böyle bir direniş hayata geçirilemez.

Bunu ancak Parti-Cepheli Özgür Tutsaklar yapabilir… Oportünizm böyle bir eyleme asla cesaret edemez…

Dünyanın en uzun süren “Büyük Direnişi” yapan Özgür Tutsaklığın nasıl yaratıldığını görmek için tarihin sayfalarına bakmaya devam edelim…

 

Tek Tip Elbiseyi Giydirmek İçin Cuntanın Fiziki  Saldırılarına Karşı Koğuş Direnişleri

Metris yönetiminin koğuş dışında soyarak aramaya karşı tutsakların tek tek direnmesi etki gücünü yitiriyordu ve işkenceciler psikolojik moral üstünlüğü ele geçirmeye başlamıştı.

Tek tek direnen tutsaklar koridorların en ücra köşelerine, merdiven altlarına, kalorifer dairesine, çamaşırhaneye çekilerek koğuşlardan uzaklaştırılıyor; ağızlar kapatılarak, tekme, tokat, cop yağmuru altında çırılçıplak soyuluyordu. Bir kişinin soyulması, ilk günlerde on dakika sürerken, bir ay sonra iki dakikaya düşmüştü.

12 Eylülcüler hangi aracı harekete geçirerek tutsakları etkisiz duruma getirebilecekse, onu uygulama alanına koyuyordu. Bu bilinen taktik karşısında ne yapılmalıydı?

Eller ovuşturularak beklenemeyeceğine göre; 12 Eylülcülerin «soyunun, mahkemeye çıkın» taktiğine karşı, «soyunmuyoruz ve mahkemeye çıkmayacağız» doğru taktiğini geliştirmek gerekiyordu. Bu taktiği etkin bir şekilde boşa çıkaracak karşı-taktik, mahkeme çıkışı koğuşlarda toplu direnerek geliştirilmeliydi.

Oportünizm her zaman olduğu gibi direnişten kaçmanın “teorisini” üretiyordu.  «12 Eylül generallerinin zaten mahkemelere çıkarmadan yargılama ve cezalandırma isteği var, koğuşlarda direnme durumunda biz kendi kararımızla 12 Eylülcülere bu fırsatı sunmuş olacağız, hapishane kitlesi koğuş direnişini göğüsleyecek durumda değil» (Bir Direniş Odağı Metris, Syf:249) deniyor, baştan beri koğuş direnişi önerisi reddediliyordu….

Devrimci Sol davası tutsakları Eylül 1983’ün ilk haftasında tüm siyasetlere, mahkeme çıkışlarında direnişi koğuşlara çekme önerisi götürdü ve siyasetleri bu direnişe katmak için yoğun çaba harcadı. Tartışmalar 1,5 ay sürdü.

Ekim ayı başlarında, sayılar birbirine çok yakın olsa da çoğunluk sağlandı. Ancak HK davası tutsakları, kararsız tutumları ve sağlanan çoğunluk farkının az olmasından ileri gelen kaygıları nedeniyle; 1983 Temmuz-Ağustos açlık grevinden sonra direnişçi çizginin direnişi yükseltme önerisine sürekli karşı çıkarak, kendi özgücüne güvensizliğini sergileyen DK davası tutsakları ise daha baştan, kararsız grupları da etkilemek amacıyla «bu konuda genel karar çıkarsa uymayacağız, bizi bağlamaz» diyerek «birliğe» en büyük darbeyi indirdiler.

DK davası tutukluları hapishanelerdeki direniş çizgilerini yıllardır «fiziki direniş» edebiyatı üzerine oturttukları halde, fiziki direniş temelinde tek bir direnişleri olmamıştır.

Devrimci Kurtuluşçular’ın bu tavrı F tiplerine karşı direnişte bütün oportünistlerin ortak tavrı olmuştur.

Gelinen noktada koğuş direnişi, hapishane mücadelesi açısından, azgın saldırılara sınırlı bir güçle de olsa, «dur» demenin zorunlu bir adımı haline gelmişti. Bu zorunluluktan dolayı Devrimci Sol davası tutsakları kendi özgüçlerine dayanarak tüm çaba ve girişimlerine rağmen konseyden genel bir direniş kararı çıkarttıramaması üzerine 3 Kasım’dan itibaren koğuş direnişlerini başlattı.

Koğuş direnişlerinin başlatılmasıyla giderek sağa kayan ve direnişi sağa çekmeye çalışan statükocu çizgi gerçek yüzünü göstermeye başladı.

 

Ne Olursa Olsun Birlik Demek İlkesizliktir!

«Devrimci birlik, içi boş lafızlarla dolu, soyut, kağıtları süsleyen manzumeler değil, mücadelede birliktir. Ne olursa olsun birlik savunulamaz. Bu ilkesizliktir!» diyen Devrimci Sol davası tutukluları, mücadelede birlik sağlamak için her türlü çabayı göstermelerine rağmen mücadele açısından bir adım ileri atmak bile olanaksız hale geldiğinde, kendi özgüçleriyle harekete geçmekten çekinmediler. Bu, devrimci sorumluluğun gereği idi.

Devrimci mücadelenin genel çıkarlarının korunması, ileri adım atılması, direniş çizgisi sahiplerince her zaman hareket noktası olmuştur. Koğuş direnişlerine geçme kararı da tamamen bu anlayışın sonucuydu.

Direniş içinde zayıf unsurların tavırları denetlenemiyordu. Direnişin hakkı verilmeyince de, işkenceciler cesaretleniyor, bu zayıf unsurları bağımsızlaştırabileceğini düşünerek saldırıda daha da sertleşiyordu. İşte bu nedenlerden hareketle koğuş dire-nişleri zorunluydu.

Her şeyden önce, tutsaklar, güçlü bir eylemle Metris işkencecilerinin kolay başarı hayallerini yıkacak, caydırıcılık sağlayacak, psikolojik üstünlüğü geri alacaklardı. Bu sayede mahkemelerin işleyişini bozacak, göstermelik yargılamayı ve savunma hakkının gaspedilişini teşhir edecek, yönetimin rahatsız olmasını sağlayacaklardı. Saldırılar toplu göğüslenecek, zayıf unsurlara zaaflarını aşmaları için yardımcı olunacaktı…

Açlık grevlerinden kaçmak için “fiili direniş”i dilinden düşürmeyen oportünizm ise koğuş direnişi önerisinin yanından bile geçmiyordu. Direnişin karşısına yine direnmemeyi çıkartıyordu.

Koğuş direnişlerine geçildiğinde ise sağ çizgi savunma içgüdüsüyle suçlamaya geçti. «Direnişçilerin birliği bozduğu» nakaratına sarıldı. Oysa onların birlikten anladığı, mücadelede birlik değil, kâğıtlarda kalan birlikti ve direnişçilerin doğru tavrını anlamaları çok zordu.

Koğuş direnişleri önerilerine alternatif bir direniş biçimi getirmeden, gelinen noktada caydırıcı işlev görmeyen, sulandırılmış ve bu konuda tecrübeli işkencecileri fazla zorlamayan, «koridorda tek tek direnme»yi getirdiler.

 

Birlik Adına Direnişi Sulandırmak, Direnmemek Savunulamaz

Devrimci Sol davası tutsakları, direnişi geri çeken, idarenin planlarını bozacak yerde kolaylaştıran her öneriye ve “Genel Karara” (GK) karşı çıktı. Bu tür genel kararlara -genel olarak uymakla birlikte- muhalefet şerhi koydu. Örneğin, hapishane yönetiminden teksir kâğıdı, kurşunkalem, keçeli kalem alma, mektup yazma, hükümlülerin ayrı koğuşlara alınmasına direnmeme vb. genel kararlara karşı çıkmasına rağmen uydu. Bu birliğin gereğiydi. Ancak koğuş direnişleri konusunda sonradan çıkarılan genel karara olumsuz niteliğinin önemi dolayısıyla uymadı. Çünkü bu direniş oldukça önemli, maddi yaşamın dayattığı bir eylemdi. Ve ayrıca sağa kayan statükocu çizgi artık hemen her türlü direnişe karşı çıkıyordu.

Koğuş direnişi, azınlık olarak başlamasına karşın, işkenceci yöneticileri şaşırttı.

Ayrıca bu direniş sonucu, direnen tutsaklar zorla koridora alındığında, mahkemeye gidecek tutsak ismini söylemiyor, işkencecileri uğraştırıyor, zamanlarını çalıyordu. İdare mahkemeciyi bulana kadar çok zaman kaybediyordu.

İlk anda azgınca saldıran hapishane idaresi, bir süre sonra kendi isteği ile çıkmayanları mahkemeye götürmemeye başladı. Hapishane idaresinin tavır değiştirmesi, asıl olarak direnişin gücünden kaynaklanıyordu. Her zaman olduğu gibi her durumdan yararlanma çabasının ürünü olarak; idare tahliye bekleyenleri mahkemeye götürmeyerek zor durumda bırakıyor ve direnişi gevşetmeye çalışıyordu. Bu ödenmesi gereken bir bedeldi. Bu bedel göze alınmıştı. Sağ çizgi 12 Eylülcüleri zor durumda bırakan bu çelişkileri bile göremedi. Görse bile, direnişe katılıp boyutlandırma cesaretini gösteremedi. Kendi kabuğuna çekilip bu direnişleri seyretmekle yetindi. Nitekim bu uygulama da çok sürmedi, sürmesi de mümkün değildi.

Mahkemeler sanıkların zorla getirilmesine dair kararlar alınca, on gün sonra direniş kaldığı yerden sürdü. Bu aşamada direniş tüm kitleyi kapsamış olsaydı, idare kısa vadede olmasa da, orta vadede soyarak aramadan vazgeçebilirdi. Direnişin genellikle 10-15 dakikada söküldüğü ve aynı sabah yaklaşık on koğuşa birden operasyon yapıldığı düşünülürse, hapishane idaresinin ne ölçüde zorlandığı anlaşılacaktır. Tabii asıl önemlisi, mahkemeye kimin gideceğinin anlaşılamamasıydı. Kimse ismini söylemiyor, asıl gidecek kişinin saptanması işinin bir saati bulduğu oluyordu.

Bunlara karşı önlem olarak koğuş operasyonları, 06.30, 07.00 gibi erken saatlere kaydırılsa da mahkemelerin geç başlaması yine de engellenemiyordu.

Her direnişin bir bedeli vardır ve hiçbir hak bedel ödenmeksizin kazanılamaz. Kazanılsa da, kolayca kaybedilir. Çünkü hak, içerdiği emek ile değer kazanır.

Doğal olarak, koğuş direnişleri oligarşinin temsilcilerinin planını bozduğu için hapishane yönetimi daha sert saldırılara başvurdu. Bu saldırılarda normal yara-bereler, cop, tekme-tokat sonucu oluşan geçici izler sayılmazsa; mahkeme çıkışlarındaki koğuş direnişlerinin son bulduğu 2 Şubat 1984’e kadar bir tutuklunun beyin sarsıntısı geçirmesi, bir tutuklunun burun kemiğinin kırılması, bir başka tutuklunun postal darbeleri sonucu kuyruk sokumu kemiğinin çatlaması ve sinir zedelenmesi nedeniyle yatalak olması, bir başkasının da iki ön dişinin kırılması, direnişin bedelleri olarak ortadaydı.

Metris’te siyasi tutsakları teslim almak ve bu muhalefet odağını yok etmek için 12 Eylülcüleri doğrudan huzursuz eden, işkence ve baskı politikalarını rahatça uygulamalarını engelleyen bu «kötü örneğin» ortadan kaldırılması uğruna, direnen devrimci tutsaklara herşey müstahaktı!

Bu anlayıştan hareketle faşizmin temsilcileri, diğer çok yönlü saldırılarla birlikte, psikolojik saldırı yöntemlerini de zenginleştirip yetkinleştirdiler. Sürekli arabesk müzik ve ırkçı-gerici marşları çalmakla yetinmediler sadece.

(Bu yöntem daha sonraki yıllarda polisin işkencehanenelerde işkenceyle birlikte uyguladığı bir işkence yöntemi olarak sürmüştür.)

Askerlere gündüz olduğu gibi, gece de koridorlarda sürekli yürüyüş yaptırıp slogan attırdılar, marş söylettirdiler. Sabahtan akşama koğuş dağıtımı, sürekli operasyon, gürültü, yeterli ve dengeli beslenememe, uyku saatleri dışında bütün zamanı kapsıyordu zaten. Böylece gece marş, yürüyüş ve sloganla uykuyu da engellemek; fiziki çöküntüyü, psikolojik yıpranmayı hızlandırmak işlevini yüklenmişti. Hapishanede yasaklanacak çok az şey kalmıştı artık ve işkenceciler onları da yasaklamanın zamanlamasını yapıyordu.

Kasım ayında, var olan saldırılara yenileri eklendi. Sürekli koğuş değişiklikleri, karşısında koğuş dire-nişlerini buldu. Hapishanede saldırı ve direnişin olmadığı gün yaşanmıyordu. Slogan-dayakla yatılıp slogan-dayakla kalkılıyor, baskı-işkence-yasaklar son hızıyla sürüyordu.

Cuntacılar İstanbul hapishanelerinde devrimci tutsakları teslim alamadığı için acizleştikçe acizleşiyor ve daha kapsamlı, daha sistemli ve daha pervasız saldırıların hazırlıklarını yapıyordu.

Devrimci tutsaklar ise cunta dönemi ve sonrasındaki tüm sürecimizi belirleyecek olan 84 Ölüm Orucu direnişini yaratmak gibi çok daha büyük direnişin hazırlıkları içindeydi.

 

Koğuş Direnişlerinden Barikat Direnişlerine, Barikat Direnişlerinden Hücre Yakmalarına Fili Direniş Parti-Cephe Çizgisidir

Direnmek Parti-Cepheli olmaktır diyoruz. Bunlar soyut kavramlar, sloganlar değildir. Oportünizmin yaptığı gibi mücadeleden kaçışın gerekçesi değildir… Hayatın içinden, Parti-Cephe ile özdeşleşmiş kavramlardır.

Hapishanelerde faşizmin her türlü fiili ve en sinsi saldırılarına karşı direnmek, işkencehanelerde direnmek, işten atılmalara, bir hakkın gaspına karşı sonuç alana kadar direnmek, çadır açıp direnmek. Parti-Cephe tarzıdır. Direnmek, teslim olmamak Parti-Cephe ile özdeşleşmiştir. Onun için oportünizm gerek açlık grevleri olsun, gerek çadır direnişleri ya da oturma eylemi, Ölüm orucu gibi direnişler… Parti-Cephe’nin direniş önerisi karşısında “size malolmuştur” diyerek kompleksli bir ruh haliyle hemen itiraz etmektedir.

Parti-Cepheliler ise koğuş direnişlerinden barikat direnişlerine, barikat direnişlerinden hücre yakmalara Özgür Tutsaklık geleneğini yeni değerler ve gelenekler yaratarak büyütmüştür.

21 Eylül 1995 yılındaki Buca hapishanesindeki barikat direnişi, 4 Ocak 1996 Ümraniye barikat direnişi Ulucanlar ve bir hapishaneye saldırıldığında devrimci tutsakların bulunduğu bütün hapishanelerde barikatların kurulup direnişe geçilmesi, düşmandan rehineler alınması. 19 Aralık ve Büyük Direniş, Parti-Cephe çizgisinin Özgür Tutsaklıktaki somutlanışıdır.

Özgür Tutsaklık direnişin adıdır. Direnişlerle yaratılmış tutsaklık koşullarındaki Parti-Cephe kişiliğidir. Özgür Tutsaklar susturulamaz, teslim alınamaz.

Sürecek

Bu Haberler Dikkatinizi Çekebilir

Adres:Katip Mustafa Çelebi Mahallesi Billurcu Sokak No: 20/2 BEYOĞLU-İSTANBUL Tel: +90(212)536 93 44 Fax: +90(212)536 93 45 E-mail: info@yuruyus.com
CopyLEFT Yürüyüş Dergisi 2004-2014 | İnternet Sayfamız özgür yazılım araçları kullanılarak kodlanmıştır.