Örnek Resim

Anasayfa > GÜNDEM > 12 Eylül’ün ZindanlarındanF Tiplerine -8

12 Eylül’ün ZindanlarındanF Tiplerine -8
Son Güncellenme : 11 Eyl 2016 15:52

Faşizmin Saldırılarına Cesetlerimizle Kurulan Barikat:

‘84 ÖLÜM ORUCU DİRENİŞİ

Özgür Tutsaklık Direnişlerle Yazılmış Tarihsel Bir Birikimdir

DİRENME KARARI ALMAK; DAHA BAŞTAN ZAFERİ KAZANMAKTIR!

Direnmek Parti-Cepheli olmaktır.

Açlık Grevleri, Ölüm Oruçları, barikat direnişleri, oturma eylemleri, çadır direnişleri… adım adım yüzlerce km’nin yürünmesi vb. direniş biçimlerinin hiçbirisi ilk kez Cepheliler tarafından yapılan direnişler değildir. Ulusal, sosyal kurtuluş mücadelesi veren devrimcilerin yüz yıllar öncesinden başvurdukları meşru direniş yöntemleridir. Parti-Cepheliler de sınıf mücadelesinin bu zengin mücadele deneyiminden beslenmektedir…

Ancak 90’ların başındaki karşı devrimlerle birlikte dünya sol hareketi emperyalizmle uzlaşma ve teslimiyet sürecine girmiştir.

Emperyalizmin, faşizmin her türlü saldırıları karşısında “barış, uzlaşma-diyalog” adına direnmemenin, teslimiyetin adı “akıllı solculuk” olmuştur.

Şu an içinde bulunduğumuz tabloya bakın; Amerikan güdümlü Fethullahçıların 15 Temmuz’daki darbe girişiminden bugüne OHAL yasaları hüküm sürüyor…

50 binin üzerinde kamu emekçisi memur açığa alındı… 10 binin üzerinde asker, polis, memur, ‘iş adamı’ oligarşi içi çatışmada tutuklandı. “FETÖ üyesi” denilerek yüzlerce ilerici öğretim görevlisi, gazeteci, yazar, aydın, tutuklandı.

TEK BİR DİRENİŞ YOK!

Diğer bir cephede ise Parti-Cephelilere yönelik saldırlar hiç durmuyor. Cephe’nin örgütlü olduğu mahalleler, demokratik kurumları sürekli basılıyor, insanlarımız tutuklanıyor.

Hapishanelerde hücre yakmalarıyla; sürgünlere karşı, hak gasplarına karşı direniş sürüyor.

Mahallelerde polis törerüne karşı barikatlar kurularak direniş sürüyor.

Uyuşturucu çetelerine, kumara ve devletin her türlü yozlaşma saldırılarına karşı direniş sürüyor…

Bugün hiç kimse adaletin olduğunu iddia edemez ve herkes adaletsizlikten yakınmaktadır… Sadece Cepheliler adaletsizliğe karşı aylardır çok çeşitli yöntemlerle direniyor… Polisin saldırılarına, her türlü provokasyonlarına karşı ADALET İÇİN adım adım Ankara’ya YÜRÜYOR…

ORTALIKTA AKP FAŞİZMİNİN PERVASIZCA SÜREN SALDIRILARI VE DİRENEN SADECE CEPHELİLER VAR!

Hal böyle olunca Açlık Grevlerinden Ölüm Oruçlarına, barikat direnişlerinden çadır direnişlerine kadar her türlü direniş Parti-Cephe ile özdeşleşmektedir.

DİRENİŞ=PARTİ CEPHELİ OLMAKTIR

Kamu Emekçileri Cepheli Memurlar KESK’in bir kampanyasında “Kadıköy’de Çadır Açma” eylemi öneriyor; oportünistlerden hemen itiraz yükseliyor: Hayır olmaz, çadır eylemi Cephe’ye mal olmuş…

Yine aynı kampanya için KEC’li memurlar Kampanya sloganının “Kırmızı Bez” üzerine yazılmasını öneriyor; oportünizmden yine itirazlar yükseliyor: Hayır olmaz Kırmızı pankart Cephe’ye mal olmuş…

Kırmızı elbette Cephe’nin sembolleştirdiği bir renk değildir; devrimin, sosyalizmin, komünizmin sembolüdür…

Oportünizmin hazımsızlıkla itiraf ettiği gerçek ise bugün devrimin, sosyalizmin, komünizmin bütün değerlerinin Parti-Cephe çizgisinde yaşatılıyor olmasıdır.

Bunların hiçbirisi öylesine oluşmuş kanılar da değildir. Büyük bedellerle yaşatılan ve Cephe ile özdeşleşen değerlerdir.

Her direniş biçimi, oportünizmin, reformizmin tüm içini boşaltma çabalarına rağmen, Cephe ile birlikte devrimin çok güçlü silahları haline dönüşmüştür.

1984 Ölüm Orucu Direnişi de Türkiye devrim mücadelesi tarihinde önemli bir dönüm noktası olmuştur.

 

Oportüni̇zm; Di̇reni̇şi̇ Örgütlemek Yeri̇ne, Di̇reni̇şten Kaçışın Teori̇si̇ni̇ Üretmiştir!

84 Ölüm Orucu Direnişi, bütün solun katıldığı ve yenilgiyle sonuçlanan 1983 Temmuz-Ağustos direnişi üzerine cuntanın çok daha kapsamlı TTE saldırısına karşı örgütlendi.

Oligarşinin TTE saldırıları karşısında oportünizm DİRENİŞİ DEĞİL, GERİ ÇEKİLME, UZLAŞMA ‘TAKTİK’LERİNİ öneriyordu.

Oligarşinin siyasi kimliğe karşı ülke genelinde, tek tip elbise odağında başlattığı saldırıyı püskürtmek, direnişin odaklarını güçlendirmek ve genele yaymak, zayıflayan Metris kalesini yeniden tahkim etmek, ekonomik-demokratik, siyasi hakları elde etmek, siyasal muhalefet odağı olarak üzerlerine düşeni yerine getirmek ve direniş bayrağını daha yükseklere kaldırmak için Devrimci Sol davası tutsakları açlık grevi ve ölüm orucu kararı aldı.

Oportünizmi beklemek; sonuçsuz tartışmaları daha da uzatmak, statükoculuğa alet olmak, sivil cuntanınprogramının bir engelle karşılaşmadan uygulanması için, kör topal da olsa statükocu çizgiyle birlikte oluşturulan barikatları kaldırmak demekti.

Direnişi sadece «hak» almayla sınırlamadan, esas olarak siyasal bir perspektifle başlatmalı ve yaratılacak siyasi sonuçlar üzerine hareket ederek, taktikler geliştirmeliydi.

Bu anlayışla yola çıkıldığında direnişi, kararlılıkla, özveriyle istenen siyasi sonuçları mutlaka yaratacaktı.

Bu anlayışı savunan Devrimci Sol davası tutukluları, siyasetleri ikna etmek için aylarca süren açlık grevi ve ölüm orucu tartışmalarında bu düşüncelerini yazılı olarak belirttiler. Şunları diyorlardı:

«Eylemin hak alıcı yanı olmakla birlikte, bu dönemde teşhir yanı daha ağırlıklı olacaktır… Taleplerin alınmasında bu eylem, gelecek mücadeleler için tayin edici bir fonksiyon görecektir.» (…) «Ölüm orucu ise mücadele edilen talep için ölümün göğüslenmesi ve direnişin ölüm esası üzerine kurulmasıdır. Yani şart ‘ya hak ya ölüm’ değildir. Birçok ölüme rağmen istenilen talepler yine alınmayabilir. Önemli olan eylemi sadece ekonomik-demokratik bir kısır döngüye hapsetmemek ve siyasal mücadelede önemli bir araç olarak kullanmaktır. Asıl kıstas da bir siyasal kazanım olup olmadığıdır.»

Yapılan yoğun tartışmalara rağmen oportünizmin ekonomist kafa yapısı; böylesi özverili, uzun süreli bir eylemin yaratacağı sonuçları göremiyordu.

Oysa bu perspektifle başlayan bir direniş, İstanbul hapishanelerinde oligarşinin tek tip elbise odağındaki saldırılarının önüne set oluşturacak, siyasi kimlik mücadelesinde tüm tutsaklara coşku ve dinamizm getirecek, direnişin dalga dalga Anadolu hapishanelerine yayılmasını sağlayacak, devrimci tutsakların ölüm bedeli siyasi kimlik ve onurlarını koruyacaklarını gösterecekti.

Faşist cuntanın işkenceleri karşısında hapishanelerde üç çizgi oluştu;

  1. Direnme çizgisi
  2. Teslimiyet çizgisi
  3. Statükocu çizgi

Teslimiyet çizgisinin merkezine oturan Mamak’ta kendilerine “devrimci” diyenler işkencecilerin karşısında TTE’lerini giyip hazır ola geçip “komutanım” çekiyordu. Metris’te Devrimci Sol tutsakları ve siper yoldaşları TİKB’liler bedenlerini ölüme yatıracakları, uzun soluklu çetin bir direnişin hazırlığını yapmaktaydılar. Her gün işkenceyle üzerlerindeki elbiseler parçalanarak çıkarılıyor, TTE giydiriliyor; tutsaklar ise her defasında dişleriyle, tırnaklarıyla bu elbiseleri parçalıyorlardı. Parçaladıkları sıradan bir elbise değil, kendilerine dayatılan cuntanın teslimiyet, kişiliksizleştirme politikasıydı.

Bu saldırılar altında, cuntanın bu kuşatmasının; ancak o güne kadarki direniş biçimlerini aşan bir direniş olan, Ölüm Orucu ile kırılabileceği tespitini yapan Devrimci Sol tutsaklarının sola yaptığı bu öneri de diğer öneriler gibi solun statükoculuğuna çarptı, kabul görmedi. Statükocu sol teslimiyeti meşrulaştıracak teoriler gündeme getiriyor, TTE’nin giyilip giyilmeyeceğini tartışmaya açmak istiyordu. Bu kesimler; Ölüm Orucunu “intihar”, “cinayet” vb. olduğunu diyenler, kendi ideolojilerini intihara sürüklemişlerdir.

Ölüm Orucu basit haklar için yürütülen sıradan bir mücadele değildi. Ülke hapishanelerinde belirginleşen baskı-direniş-hak ve baskı kısır döngüsünün aşılıp siyasi talepler ekseninde mücadele geleneğinin yaratılmasına yönelen bir eylem biçimiydi. Ölüm Orucu’nun atılganlığı ve cesaretiyle, direnişi kemiren birçok alışkanlık bertaraf edilecek, sağ çizginin direniş saflarındaki ruh ve coşkuyu kemirmesinin önüne geçilecektir.

Ölüm Orucu için sola yapılan çağrıya yalnızca TİKB’li tutsaklar olumlu cevap verdi. TTE giymemek siyasi kimliğin ve devrimci inançların savunulmasıydı. Ölüm Orucu, zaferi kazanmak için en ağır bedelin ödeneceği bir eylem biçimiydi.

Devrimci Sol önderi DURSUN KARATAŞ’ın da içinde bulunduğu kadrolar yeni gelenekler yaratarak cuntanın yok etme politikasına karşı umudu yaşatmak için bedenlerini ölüme yatırdılar. Kızıldere’nin feda ruhunu ve cüretini, Devrimci Sol önderi ve kadroları kuşanmıştı. Kızıldere’de “Biz buraya ölmeye geldik” diyen o ses 1984’te Ölüm Orucu direnişçilerinin ağzından “cesetlerimizle faşizmin saldırılarına barikat kuracağız” diyordu.

 

Direniş Başlıyor, Dalga Dalga Büyüyor

1984’ün Nisan’ında Metris büyük bir direnişe, büyük bir alt-üst oluşa hazırdı. Ve beklenen ilk kıvılcım Metris’in en berbat koğuşlarından B-2 koğuşunda tecritte, 14 tutsak tarafından çakıldı. 11 Nisan’da B-2’de başlatılan açlık grevine hemen ertesi gün diğer koğuşlardaki devrimci tutsaklar da katıldı. 13 Nisan’da bayanlar koğuşundaki tutsakların da başlamasından sonra bu kez Sağmalcılar hapishanesindeki tutsaklar da bedenlerini açlığa yatırdılar. Hapishanelerde süren irade çatışması en üst aşamasına ulaşmıştı. Gidilecek yol uzun, varılacak hedef büyüktü. Bunu bilen cunta direnişi daha başında kırmak için harekete geçti.

Tecrit dışındaki koğuşlarda açlık grevine başlayan tutsaklara yöneldi öncelikle düşman. Metris’in o bildik sahneleri yaşanmaya başladı. Koridor eli coplu, şartlanmış bakışlarla her an saldırmaya hazır askerlerce doldu. Koğuşlara gelen subaylar tek tek isimleri okumaya başladı.

Bu bir sürgündü. Tutsaklar Metris’te E Blok’un arka yüzündeki Sibirya denen koğuşlara götürülüyordu.

Sibirya tüm koğuşlardan uzak, suyun akmadığı, elektriklerin doğru düzgün olmadığı, buz gibi soğuğu olan bir yerdi.

Böylelikle düşman Sibirya’ya topladığı direnişçi tutsakları diğer tutsaklardan ayırıp tecrit etmiş, aralarına kalın duvarlar çekmiş olacaktı.

Direnişi kırmak için saldırdı düşman. Tutsakların üzerindeki giyecek olan ne varsa parça parça edildi. Cop darbeleri altında deriler soyuldu. Birbirlerine kenetlenen tutsaklar sloganlarla cevap verdiler saldırıya. Tüm koğuşlarda “Kahrolsun Faşizm”, “Asker Değil Siyasi Tutukluyuz” sloganları yükseldi. Tüm tutsaklar Sibirya’ya geldiklerinde her türlü saldırıya rağmen direnişi sürdürmüş olmanın, saldırıyı tek bir yumruk gibi kenetlenerek karşılamış olmanın coşkusu ve güveni içerisindeydiler. Ve dillerinde yükselen direniş türküleriyle karşıladılar geceyi…

Tecrit koğuşları gün 1 Mayıs’a dönerken sabaha doğru 03.00’te açıldı. Kapının açılmasıyla beraber düşman subayı görüldü. Başında yeşil beresi, elinde yanan sigarasıyla sırıtarak baktı tutsaklara. 21 gündür açlık grevinde olan 14 tutsak hemen birbirine kenetlendiler. Fakat bu kez düşman bildik operasyonlarından birisi için gelmemişti. Direnişi kırmak için yeni yöntemlerle gelmişti. Metris’in celladı olan binbaşı bu kez papazlığa soyunmuştu.

-Arkadaşlarınız Sağmalcılar’da şekerli su alıyor, siz neden almamakta ayak diriyorsunuz, dedi binbaşı yumuşak bir ses tonuyla.

Tutsakların şeker almadığını bilen binbaşı kendince bu taktiğiyle direniş saflarında bir gedik açmaya çalışıyordu. Fakat düşmanı da, binbaşıyı da iyi tanıyan tutsaklar hemen cevaplarını binbaşının suratına patlattılar.

-Şekerini al, başına çal.

Aldığı cevap karşısında binbaşıya gerisin geriye gitmek kaldı. Bir saat sonra ise 14 tutsağın Sağmalcılar’a sevki okundu. Şimdi düşmanın bu hamlesini boşa çıkartan tutsaklar 1 Mayıs sabahında Sağmalcılar’a doğru yola çıktılar.

 

“Bu, Kırmızı Karanfillerin Öyküsüdür Bu, İnsanların Ölüme Direnişinin Türküsüdür”

Açlık grevi adım adım ilerlemeye, programı gereği aşamalardan geçe geçe yürümeye devam ediyordu. Hazırlanan programa göre 30 ve 40. günde bir gruba açlık grevi bıraktırıldı. 45. güne gelindiğinde ise açlık dolu soluklar kavganın yeni bir aşamasına geldi. Zulmü geriletmek için şimdi bedenler ölüm silahını kuşanmıştı. Zulüm, ölüm oruçlarıyla teslim alınacaktı.

Açlık grevinin 45. gününde Sağmalcılar Özel Tip Hapishanesi’nde, 49. günde de Metris Hapishanesi’nde yapılan anonslarla Ölüm Orucu başladı. Devrimci Sol ve TİKB davasından toplam 16 tutsak ölümü kuşatıp teslim alma yarışında en önde yürümenin onuruyla saldırdılar düşmana. Ölüm Orucu savaşçıları zafere olan inançlarıyla yoldaşlarına, ailelerine vasiyetlerini yazdılar.

Eylem Anadolu hapishanelerinde de yankısını buldu.

Devrimci Sol tutsakları Elazığ, Bartın ve Çanakkale’de de ölüm orucuna yattılar… Ölüm Orucu düşmanın korkularını büyüttü. Daha 30’lu günlerde ölümlerden korkmaya başlayan düşman tutsakları hastaneye göndermeye başlamıştı. Ölüm Orucuyla beraber ölümlerin hapishanelerde yaratacağı etkiyi düşünen düşman Ölüm Orucu direnişçilerini zorla Haydarpaşa Askeri Hastanesi’ne sevk etti. Şimdi Ölüm Orucu Haydarpaşa’nın zindanı aratmayan koğuşlarında sürmeye başladı.

Ölüm Orucunun 63. gününün son dakikaları yaşanırken saat 23.40’ı gösterdiğinde hastane koğuşunda bir ses yükseldi:

-Yoldaşlar Apo Şehit oldu…

63 gün süren maratonda “Nasılsın  Apo?” diye sorulduğunda, “İyidir iyi” diyen Apo ilk saplandı düşmanın bağrına. “İpi ilk ben göğüsleyeceğim” diyen Apo ölümü yenmenin, zaferin müjdecisi olmanın onuruyla kapadı gözlerini. Bütün yoldaşlar Apo’nun başına toplandılar. Zafere bir adım daha yaklaşmış, bu gece ölümü yenmiş olmanın gücüyle Apo’yu kaybetmiş olmanın acısı ve öfkesiyle kenetlendiler.

Yoldaşları Apo’yu önce tören için hazırladılar. Apo’nun bedeni sabunlu suyla silinip kurulandı. Yatağına boydan boya beyaz çamaşır serildi. Temiz iç çamaşırlar, pijama giydirildi. Çenesi ve ayak parmakları bağlandı. Üzeri kırmızı karanfillerle bezendi. Apo kırmızı karanfiller içerisinde gülümsedi geride kalan yoldaşlarına. Kollar Apo için havaya kaldırıldı, yumruklar sıkıldı. Hasan Telci’nin ölüme inat savrulan sesinde bir şiir yükseldi koğuşta:

 “Akın var

Güneşe akın

Güneşi zapt edeceğiz

Güneşin zaptı yakın

Ölenler dövüşerek öldüler

Güneşe gömüldüler”

Bu kez önderimiz Apo’yu anlatmaya başladı:

– Bu gece ölümü yendik yoldaşlar… Hayır Apo ölmedi, bu onurun savunulduğu her kavgada yaşayacak… Onun bedenine sardığı onur bayrağını şimdi bizim bedenlerimiz taşıyacak.

Apo’nun düştüğü saatlerde Fatih ve Haydar da bilinçlerini kaybetmiş durumdaydı. Yaşananları anlamıyorlardı. Apo’nun şehit düştüğü onlara da söylendi. Fatih tüm gücünü toplayarak yumruğunu sıkıp “Apolar ölmez” diye haykırdı, sloganlar yükseldi.

“Apolar Ölmez”

“Ölüm Orucu Şehitleri Ölümsüzdür”

Ölüm haberleri tez ulaştı Sağmalcılar’a. Ölüm Orucunun 67. gününün akşamında tutsakların sesleri yankılandı tüm koğuşlarda.

Apo’yu Haydar ve Fatih izledi. Aynı güne iki ölüm sığdırmıştı Ölüm Orucu savaşçıları. Öfke kınına sığmazken zafer adım adım yaklaşıyordu.

  1. gün 17 Haziran Pazar…

Sabah saat 06.15’te Ölüm Orucunun ikinci şehidi verildi. Haydar Başbağ şehit düştü. Yoldaşları yine Apo gibi Haydar’a da tören yaptılar.

Haydar’ın ölümsüzlüğe uğurlandığı saatte bu kez de siper yoldaşı Fatih Öktülmüş ipi göğüsledi.

Ölüm Orucunun 69. günü düşman önderimizi tehdit ederek direnişi bölmeye, parçalamaya, aklınca kırmaya çalıştı. Düşman 69 gündür açlığa, ölüme direnenlere operasyon çekmekten geri kalmadı. Önderimizi ancak operasyonlarla koparıp alabildi. Ancak bu da direnişi kıramadı.

Ölüm Orucu 75. gününde Sinan Kukul’un önce hücredeki, sonra da hastanedeki yoldaşlarının kulağına fısıldadığı parolayla bitti.

Sinan Kukul hastaneden ayrılırken yoldaşlarına şöyle seslendi:

“-Yoldaşlar, onurlu ve görkemli bir direniş yarattınız. Direnişimiz esas olarak hedefine vardı. Şimdi önemli olan yaşama dönmeniz. En kısa sürede sizi aramızda görmek istiyoruz. Kendinize iyi bakın.” (Direniş Ölüm ve Yaşam 1, Syf:310)

75 gün süren irade savaşını zulme karşı bedenlerini ölüme yatıranlar kazandı.

Ölüm Orucu yılgınlığa, ihanete rağmen teslim olunmayacağının tarihsel bir örneğiydi.

Ölüm Orucu davaya bağlılığın, halk için kendini feda etmenin adıydı.

Ölüm Orucu sonuçlarıyla siyasal bir zaferdi. Düşmanın tüm silahları elinden alınmış, hapishanelerde inisiyatif kazanılmıştı.

Ölüm Orucu sonrası yapılan direnişlerle düşmana geri adım attırılmaya devam edildi. Gerek İstanbul, gerekse Anadolu hapishanelerinde onlarca direniş örgütlendi. Ölüm Orucu direnişinin kazanımları 1985’ten itibaren daha somut görülmeye başlandı.

1987 yılında ise TTE tümden kaldırılırken gerçekleşen birçok direnişle kazanımlar devam etti.

1986 yılında Devrimci Sol tutsaklarının Metris’te Sibirya’da bir araya gelmesiyle yeni bir dönem başladı. Eğitim faaliyetleri tüm hızıyla sürerken hapishaneler devrimci tutsakların okulları haline geliyordu. Cunta yılları boyunca mahkemeler de devrimin kürsüsü haline getirildi. Yargılanan değil, yargılayan olan devrimci tutsaklar “Haklıyız Kazanacağız” ile Mahirler’in yarattığı bir geleneği daha sürdürmenin onurunu yaşadılar.

1984 Ölüm Orucu denebilir ki, hapishanelerdeki direniş manifestosudur.

Bu manifestoyu yaratanlardan Abdullah Meral 14 Haziran’da, Haydar Başbağ ve Fatih Öktülmüş 17 Haziran’da, Hasan Telci 24 Haziran’da şehit düştüler. Direniş 75 gün sürdü.

1984’te yakılan direniş meşalesi hala yanıyor. Bugün bu meşaleyi, geçmişte olduğu gibi Özgür Tutsaklar onurla taşımaktadır.

 

***

l-HAPİSHANELERDE İŞKENCE VE BASKI SON BULMALIDIR!

-Hangi nedenle olursa olsun saldırı operasyonlarına son verilmelidir.

– Zor kullanılarak yapılan çirkin aramalar, talana dönüştürülen koğuş aramaları normal biçimde yapılmalıdır.

– Sıfır numara ve zorla saç kesme yerine, normal saç tıraşı olmalıdır.

– Ahlak dışı ve çırılçıplak soyarak aramalara son verilmelidir.

– Hapishane yönetimince konulan yasaklara ve cezalara son verilmelidir.

– Keyfi cezalara son verilmelidir.

– Dayak ve işkence uygulaması, nedeni ne olursa olsun kaldırılmalıdır.

– Hücre ve tecrit politikasına, keyfi uygulamalara son verilmelidir.

 

  1. SAVUNMA HAKKI ENGELLENMEMELİDİR!

– Savunmayla ilgili olarak tüm hukuki ve siyasi kitaplar, dosyalar alınabilmelidir.

– Yasaklanmayan dergi ve kitapların tümü içeri girmelidir.

– Savunmayla ilgili daktilo makinesi verilmelidir.

– Mahkemelere gidiş ve gelişlerde elde bulunan dilekçe ve dosyalara el konulmamalıdır.

– Avukat görüşü yasağı kalkmalı, süresi uzatılmalı, dinleyici bulunmamalıdır.

– Aynı davanın sanıkları aynı koğuşta veya havalandırmalarda toplanmalıdır.

 

III. SİYASİ TUTSAKLARA UYGULANAN TEK TİP ELBİSE UYGULAMASINA SON VERİLMELİDİR!

– Tutuklulara sivil elbiseleri ve alınan ayakkabıları, eşofmanları geri verilmelidir, (Ara çözüm olarak koşullara göre eşofman statüsü kabul edilebilir-Gizli madde)

 

  1. İNFAZ YASASI TUTUKLULAR LEHİNE DÜZELTİLMELİDİR!

– Devrimci ve yurtseverleri düşüncelerinden soyutlamayı, düzen unsuru yapmayı hedefleyen infaz sistemi tutuklular lehine değiştirilmeli, adli tutuklu değil siyasi tutuklu olduğumuz göz önüne alınmalıdır.

 

  1. HAPİSHANELERDE YAŞAM KOŞULLARI İYİLEŞTİRİLMELİDİR

– Tutukluların sağlık koşulları ve tedavi olanakları artırılmalıdır.

– Ziyaret yasakları kalkmalı, ziyaret süreleri uzatılmalıdır.

Ziyaret için birinci dereceden akrabalık sınırlaması kalkmalıdır.

– Yasak olmayan yayınlar içeri alınmalı, sınırlama kaldırılmalıdır.

– Dışarıdan yiyecek alınmalı, yemek pişirmek için araç ve gereçler sağlanmalıdır.

– Havalandırma dışında, belirli saatlerde koğuş ve hücre kapıları açık tutulmalı, havalandırma süresi uzatılmalıdır.

– Radyo ve TV verilmelidir.

– Temsilcilik, tutukluların oluşturduğu işleyiş hapishane yönetimince tanınmalıdır.

– Bayram ve özel günlerde açık görüş yapılmalıdır.

 

  1. SİYASİ TUTUKLULUK HAKKI VERİLMELİDİR!

– Mahkemeler siyasi tutsak olduğumuzu kabul ederek, siyasi davaları nasıl açıyorsa, hapishanelerde de siyasi tutukluluk hakkı tanınmalıdır. Siyasiliğimizi yadsıyan ve bizi adli tutuklu gören tüm bu ceza, yasak, baskı ve uygulamalara son verilmelidir. Siyasi tutuklu olduğumuz kabul edilmelidir.

***

75 günün sonunda zaferle sonuçlanan 84 Ölüm Orucu direnişinde yukarıdaki taleplerin hepsi kabul edilmedi… Ancak direniş faşizmi teşhir ve devrimci mücadelenin, direnişin meşruluğu boyutuyla çok büyük bir zafer kazanmıştır.

Yukarıdaki taleplerin hepsi sonraki yıllarda devrimci tutsakların sahip olduğu haklar olmuştur.

Ve açlık grevleri ve ölüm oruçları sadece hapishanelerle sınırlı kalmamış, sonraki yıllarda işçisinden memuruna, üniversite gençliğinden gecekondulusuna hak alma mücadelesi veren tüm halk kesimlerinin elinde çok güçlü bir direniş silahına dönüşmüştür…

Oportünizmin, reformizmin açlık grevlerinden kaçışı açlık grevlerinin Cephe’ye mal olmasından değil, BEDEL ödemekten kaçmasındandır.

 

***

Açlık direnişleri ve fiziki direnişler birbirinden apayrı olgular değillerdir. Birbirini tamamlayan ve iç içe sürdürülen direniş biçimleridir. Birbirlerinin alternatifi görülmezler.

Esas olarak «fiziki direniş» olgusu geniş boyutlu olup, tutsaklık koşullarında her yönüyle ayakta kalabilmenin pratik şekillenişidir. Açlık grevleri bunun daha etkili siyasi teşhire yönelik sonuç alıcı ve daha üst kategoride bir biçimi olarak görülmelidir. Açlık grevleri somut teşhir ve caydırıcılık işlevi gördüğünden faşizmin en çok tepkisini çeken bir direniş silahıdır.

Oportünizmin Açlık Grevi, Ölüm Orucu gibi direnişlerin karşısına “fiziki direniş” diye alternatifmiş gibi sunması esas olarak her türlü direnişten kaçmasıdır. Bu cuntanın hapishanelerinde de, Büyük direniş boyunca da, bugün de böyledir…

 

 

Bu Haberler Dikkatinizi Çekebilir

Adres:Katip Mustafa Çelebi Mahallesi Billurcu Sokak No: 20/2 BEYOĞLU-İSTANBUL Tel: +90(212)536 93 44 Fax: +90(212)536 93 45 E-mail: info@yuruyus.com
CopyLEFT Yürüyüş Dergisi 2004-2014 | İnternet Sayfamız özgür yazılım araçları kullanılarak kodlanmıştır.