Warning: file() [function.file]: Couldn't resolve host name in /home/yuruyus/public_html/yuruyus-info.org/wp-content/themes/trendwebportal/functions.php on line 217

Warning: file(http://xml.altinkaynak.com.tr/altinkaynak.xml) [function.file]: failed to open stream: operation failed in /home/yuruyus/public_html/yuruyus-info.org/wp-content/themes/trendwebportal/functions.php on line 217
İstiyoruz Yapacağız | Yürüyüş Dergisi
Örnek Resim

Anasayfa > GÜNDEM > İstiyoruz Yapacağız

İstiyoruz Yapacağız
Son Güncellenme : 25 Eyl 2016 12:18

SAVAŞ ÖRGÜTÜYÜZ, HALK İKTİDARI İÇİN SAVAŞIYORUZ-6

 Parti-Cephe Geleneğimiz Kızıldere’de Doğdu, 46 Yıl Süren Dişe Diş Bir Savaşla Büyüttük…

 KAZANMAK İÇİN SAVAŞIYORUZ

SAVAŞIN YASALARINA UYGUN SAVAŞMALIYIZ

DİRENMEYEN ÇÜRÜR, SAVAŞMAYAN İMHA OLUR!

 

Savaşın yasalarını bilmek; kendini tanımaktır, düşmanı tanımaktır, savaşımızın niteliğini tanımaktır, savaşı kazanacağını bilmektir.

Kendini tanımak nedir? Kendi gücünü, savaş kabiliyetini bilmektir.

Nedir gücümüz? İdeolojik haklılığımızdır. Bunun anlamı, kazanacağımıza kesin olarak emin olduğumuz bir savaş yürütüyoruz demektir. Kazanacağımızı biliyoruz, çünkü bilimin yasaları bu savaşta bizim haklılığımızı ve ama sadece haklılığımızı değil, kazanacağımızı da anlatıyor. Neden? Çünkü bilim dünyanın gelişiminin sürekli ileriye doğru olduğunu kanıtlıyor. Yani, kapitalist sistemin yıkılacağını ve sosyalist bir sistemin kurulacağını söylüyor. Biz de bu bilimsel gerçekler ışığında, kapitalizmi yıkmak, sosyalizmi kurmak için savaşıyoruz. O halde, daha savaşın başında, savaşın nesnel galibi olarak savaşıyoruz. Bilim, emperyalist sistemin de tıpkı kendinden önceki zulüm düzenleri, köleci ve feodal imparatorluklar gibi yıkılacağını söylüyor. O halde, düşmanlarımız daha baştan nesnel olarak kaybettikleri bir savaşı yürütüyorlar.

Savaşıyoruz. Ne için?

Tek kelimeyle KAZANMAK için.

Kazanmanın yolu, savaşı savaşın yasalarına uygun sürdürmektir. O halde, savaş örgütü; savaşın yasalarını bilen, ama sadece bilmekle kalmayıp, aynı zamanda savaşın yasalarını savaşta uygulayan örgüttür.

Nedir savaşın yasaları? Nasıl tespit edeceğiz? Clausewitz’in savaş üzerine yaptığı tanıma dönüyoruz. “Savaş politikanın başka araçlarla devamıdır.” O halde, savaşımızın yasalarını belirleyen, savaşımızın politik içeriği, politik hedefleri, yaratacağı politik sonuçlar olacaktır.

 

Savaşımızın Değişmez Yasası: Savaşımızda Uzlaşma Aramak Ölümdür

Savaşımızın bir cephesinde, ittifak güçlerimizle birlikte Anadolu halkları olarak biz varız. Savaşımızın düşman safında, ittifaklarıyla birlikte emperyalizm ve emperyalizmin işbirlikçisi Türkiye oligarşisi var. Savaşımız emperyalizme ve oligarşiye karşı bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm için savaştır. O halde savaşımız uzlaşmaz sınıf çelişkileri üzerine oturan bir savaştır. Savaşımızın birinci yasası buradan çıkmaktadır. Bu savaşta ya düşman yenilecek bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm hedefimize ulaşacağız ya da biz yenileceğiz, düşman geçici de olsa bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesini bastırabilecek. Bunun ortası yoktur. Bunun ortasını aramak, savaşı kurallarına uygun yürütmemek demektir, ki bunun savaş alanındaki karşılığı siyasi ölümdür, fiziki imhadır.

Deniyor ki savaş tıkandı, iki güç de birbirini yenemiyor, bu nedenle de mevcut duruma masa başında bir çözüm arayıp her iki gücün savaş alanında kazandıklarını, masa başında yasal, hukuki hale getiriyor. Uzlaşmacılık, teslimiyetçilik böyle meşrulaştırılmaya çalışılıyor.

Gerçek böyle değildir. Tersine, dünyada yaşanan örneklere bakın, ne zaman gündeme gelmiş uzlaşma? Dünyada revizyonist iktidarlar eliyle sosyalist ülkeler yıkılmış, emperyalizmin ideolojisi kabul edilmiş, dünyanın pek çok ülkesinde ilerici, ulusal ve sosyal kurtuluş hareketleri bundan etkilenerek, emperyalizmin ideolojik hegemonyasına şu ya da bu biçimde girmiş, sonra silahları bırakma gündeme gelmiştir. Bunun adına “barış” demeleri gerçeklerin üzerini örtmüyor, bunun adı teslimiyettir. Teslimiyet, kendi ideolojinden, hedeflerinden vazgeçmektir.

Nedir ulusal ve sosyal kurtuluş hareketlerinin hedefleri?

Bağımsız devletlerdir. Bu hedeften tümüyle vazgeçmiş, emperyalist sistemin dışında bağımsız devletlerin yaşayamayacağı düşüncesini benimsemişlerdir. Her biri emperyalizme biat ederek, bağımsız devlet hayali peşinde koşmayacaklarına yeminler etmişlerdir.

Halk demokrasisi hedefinden vazgeçmişlerdir. Bunun yerine emperyalist demokrasiyi yani burjuva demokrasisini kabul etmişlerdir. Halk demokrasilerine ağızlarına geleni söylemiş, burjuvazinin yalanlarıyla saldırıya geçmiş, hatta küfür etmişlerdir. O kadar pespaye duruma düşülmüştür ki emperyalizmin yeni-sömürge ülkelerdeki faşist yönetimlerinin “demokrasicilik oyununu” bile, “demokrasi” diye tanımlayabilmişlerdir. Halk için değil, emperyalist tekeller ve oligarşi için demokrasi ister hale gelmişler, dillerindeki halka ve Marksist-Leninist literatüre ait kavramları atarken, yerine emperyalizmin kavramlarını koymuşlardır.

Açlık ve yoksulluğa karşı ekonomik adalettir, yani sosyalizmdir hedefleri. Bu hedeflerini de terk etmişler. Pislikleri adeta paçalarından akan, her yıl on milyonların açlıktan ölümlerine neden olduğu, bizzat emperyalizmin kurumları tarafından açıklanan kapitalist ekonomiyi benimsediklerini ilan etmişlerdir.

Bunun adı “barış” değildir. Emperyalizme ve ve faşizme karşı savaş alanını terk etmişlerdir. Bunun sonucu olarak, ortada mı duruyorlar? Maalesef yine hayır. Çok çeşitli yerlerde emperyalizm cephesinden, şu ya da bu biçimde, silahlarıyla ya da savundukları ideoloji ve politikalarıyla, dilleri, üsluplarıyla emperyalizm cephesinden savaşa dahil olmuşlardır. Emperyalizmin, yeni dünya düzeni politikalarının kitlelere benimsetilmesinde rol almışlardır, emperyalizmin sosyalist sisteme ve halk kurtuluş savaşlarına saldırısında rol almışlardır. Emperyalizmin, “demokrasi götürme” yalanı arkasına saklanarak yaptığı işgallerde rol almışlardır. Suriye ve Irak örneğinde olduğu gibi, emperyalizmin sömürgecilik ve işgal savaşına asker olarak yazılmışlar, emperyalizmin silahını kuşanmışlardır.

O halde, direnmeyen çürür, savaşmayan imha olur. Kendilerini nasıl kandırırlarsa kandırsınlar, adeta canlı cenaze misali; görüntüde yaşayan, siyasal olarak ise cenaze durumuna gelmişlerdir. Yani imha olmuşlardır.

 

Savaşımızın Yasası: Kendini Tanı, Düşmanı Tanı

Savaşın yasalarını bilmek, kendini tanımaktır, düşmanı tanımaktır, savaşımızın niteliğini tanımaktır, savaşı kazanacağını bilmektir.

Kendini tanımak nedir? Kendi gücünü, savaş kabiliyetini bilmektir.

Nedir gücümüz? İdeolojik haklılığımızdır. Bunun anlamı, kazanacağımıza kesin olarak emin olduğumuz bir savaş yürütüyoruz demektir. Kazanacağımızı biliyoruz, çünkü bilimin yasaları bu savaşta bizim haklılığımızı ve ama sadece haklılığımızı değil, kazanacağımızı da anlatıyor. Neden? Çünkü, bilim dünyanın gelişiminin sürekli ileriye doğru olduğunu kanıtlıyor. Yani, kapitalist sistemin yıkılacağını ve sosyalist bir sistemin kurulacağını söylüyor. Biz de bu bilimsel gerçekler ışığında, kapitalizmi yıkmak, sosyalizmi kurmak için savaşıyoruz. O halde, daha savaşın başında, savaşın nesnel galibi olarak savaşıyoruz. Bilim, emperyalist sistemin de tıpkı kendinden önceki zulüm düzenleri, köleci ve feodal imparatorluklar gibi yıkılacağını söylüyor. O halde, düşmanlarımız daha baştan nesnel olarak kaybettikleri bir savaşı yürütüyorlar.

Savaşta halk cephesinin temel güçlerini tanıyoruz. Savaşımıza proletaryanın, yani işçi sınıfının ideolojisi önderlik ediyor.

Bu önderlik bize savaşımızın niteliğini anlatıyor. Diyor ki;

Türkiye devrimi Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi (PASS) ile zafere ulaşacaktır. PASS, bizim gibi yeni-sömürge ülkelere özgü bir halk savaşı stratejisidir. PASS; silahlı mücadelenin temel, diğer ekonomik-demokratik ve barışçıl (uzlaşıcı olmayan) politik mücadele biçimlerinin buna bağlı olarak yürütüldüğü öncü savaşı aşamasından geçen bir halk savaşı stratejisidir.

Devrim kırlardan şehirlere doğru bir rota izleyecektir.

PASS, iki ana evreden geçerek tamamlanacaktır. Birinci aşama, kitlelerin savaşa katılımının önünü açacak olan öncü savaşı aşaması. İkinci aşama, düzenli ordular aşamasıdır.

Savaşımızda, temel mücadele biçimi silahlı mücadele ve temel çalışma tarzı illegal çalışmadır. NEDEN?.. Çünkü ülkemiz yeni-sömürge bir ülkedir, yeni sömürge ülkelerin karakteristik özelliğinin sonucu olarak, sömürüden aslan payını emperyalizm almakta, bunun sonucu olarak da ülkedeki açlık ve yoksulluk herhangi bir emperyalist ülke ile kıyaslanmayacak düzeyde boyutludur. Diğer bir ifade ile yeni-sömürge ülkelerin değişmez kaderi, ekonomik, sosyal, siyasal kriz (Milli Kriz)’dir. Böylesi bir açlık, yoksulluk ve kriz süreci, ancak faşizmle yönetilebilir. Bunun için yeni-sömürge ülkelerin yönetim biçimi, değişmez biçimde gizli ya da açık faşizmdir. Yani savaşımız, anti-emperyalist ve anti-faşist bir karakter taşımakta ve bu zeminde hareket edebilecek tüm güçleri birleştirmeyi hedeflemektedir.

Savaşın yasalarını bilmek, dost ve düşman güçleri ayırt etmeyi sağlar.

Savaşımızın bu karakterini bilmek, bizlere, savaşta dostlarımızı bilmeyi, düşmanlarımızı bilme olanağı sağlar. Dostlarımızı bu savaşta halk cephesi saflarında birleştirmeye çalışır, düşmanlarımızı hedef alırız. Savaşımızın karakterini belirleyen, halkı devrim saflarında saflaştırmak, düşman cephesini mümkün olduğu kadar daraltarak, emperyalizm ve oligarşiyi düşman saflarında yalnız bırakarak, yenilgiye uğratmaktır. Savaşta eylemimizin niteliğini belirleyen de budur.

Savaşın yasalarını bilmek, halka ve kendimize güven sağlar

Kendini tanımak, aynı zamanda savaşımızın halk güçlerini özellikleriyle tanımak anlamına gelir. Yani, biliriz ki, bu savaşta, temsil ettiğimiz sınıfların, düşmanla, yani emperyalist tekellerle, oligarşik işbirlikçi güçlerle barışması söz konusu değildir. Neden? Çünkü, biri diğerinin emeğini sömüren durumundadır. İki karşıt sınıfın çıkarlarını aynı zeminde uzlaştırmak mümkün değildir.

Savaşın yasalarını bilmek, kendimize ve halka güven duymaktır. Biliriz ki düşmanın, halkın açlığına ve yoksulluğuna neden olan yeni-sömürgecilik ilişkilerini değiştirmesi, halkın lehine yumuşatması, emperyalist sistemin ilişki ve çelişkilerinin, sistemin yapısal karakterinin sonucu olarak mümkün değildir. O zaman, bu açlık ve yoksulluk süreklidir ve bu süreklilik halkı örgütlemenin ve savaşımızın maddi zeminidir. Bu bilimsel zemine duyduğumuz güvenle ve halkımızın tarihten gelen özelliklerine güvenle, bu savaşta halkı örgütleyebileceğimize ve halkımızın bu savaşı kazanacağına güveniriz.

Bunun sonucu olarak; savaşı kazanmak için emperyalizme, işbirlikçi oligarşiye, halk düşmanı diğer gerici, faşist güçlere bel bağlamayız. Biliriz ki savaşı kazanmanın tek bir yolu vardır; halka gitmek, halkı örgütlemek, halkı Halk Cephesi’nde, Halk Meclislerinde, Halk Komitelerinde, Halk Milislerinde birleştirmek ve savaştırmaktır. Geçici yenilgiler de alsak, savaşımızın gelişimi geçici süreler yavaşlasa da biliriz ki, bunlar geçicidir ve esas gücümüz halk, esas olan halkın savaşıdır. Nihai zafer halkındır.

Yani, savaşın yasalarını bilmek, ayağımızı sağlam zemine basmamızı sağlar. Savaşı yürütürken, ayağımız hep bu sağlam zeminde kalır, sarsılmayız, sendelemeyiz, düşmeyiz, ağır darbeler yesek de ama hızlı ama yavaş şaşmadan bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm hedefimize yürümeye devam ederiz.

Savaşın yasalarını bilmek, düşmanlarımızı tanımamızı sağlar.

Çarpıcı bir örnektir; oligarşi, Kürt milliyetçiliğini ideolojik olarak tasfiye sürecini daha da hızlandırmak, tümüyle fiziken de etkisizleştirmek için direk adını da böyle koyduğu, yani “terörü bitirme” hedefiyle, Kürt milliyetçiliği ile görüşme süreci başlattı. Ortaya bir masa koydular, masanın gündemi Kürt milliyetçi hareketin tasfiye edilmesi oldu. Bu kadarla sınırlı kalmadı, Kürt milliyetçi harekete Kürt halkının ve tüm Anadolu halkının tüm direnme dinamiklerinin tasfiye edilmesi, düzen içi sınırlara çekilmesi, devrimci hareketin legalize edilerek, sisteme entegre edilerek tasfiye edilmesi görevini verdi. Kürt milliyetçi hareketi de bu görevi layıkıyla yerine getirmeye çalıştığını kendi ağzıyla açıklamıştı. Masa işlevini tamamladıktan sonra, oligarşi çeşitli nedenlerle bu masayı ortadan kaldırdı.

Yeniden savaş pratik olarak cephede de başladı. Devlet 5000 kişiyi katlettiğini açıkladı. Kürt milliyetçiliği ne dedi: “Hata yaptık, karşımızdakileri insan sandık, böyle bir katliama girişeceklerini beklemedik.” Düşmanı insan sanıyormuş! İyi de insan zaten. Biyolojik özellikleriyle, ahlakı, kültürüyle, sınıfsal karakteriyle, insan toplumları içinde bulunan emperyalist ve işbirlikçi tekelci burjuvaların, feodal kalıntıların, tefeci-tüccarların temsilcileri onlar. Ama beyinler burjuva ideolojisinin sınıfsal mücadelesi ve sınıf farklılıkları gerçeğini inkar eden kavramlarıyla düşünmeye alışınca, dünyayı iyilikler yumağı insanlardan ve insanlıktan çıkmış kötülerden ibaret görmeye başlıyor. Yani, düşmanlarının bu kadar zalim ve merhametsiz olduğunu bilmiyormuş. 40 yıldır, düşmanın yapmadığı katliam yok, katlettiği gerillaların kafasını kesen bir düşman, cesetlere tecavüz eden bir düşman, halkın üzerine kimyasal gazlar sıkan, 19 Aralık 2000 Hapishaneler Katliamı’nda olduğu gibi, hapishanelerde kimyasal gazlarla insanları yakan katleden bir düşman, ama onlar 40 yıla yakın bir zamandır savaşta olduğu düşmanı tanımadığını söylüyor. Düşmanın karakterini, neler yapabileceğini bilmediklerini iddia ediyor. Düşman kavramını da dilinden atıyor, kullanmıyor.

Bu nedenle düşmana güveniyor. Öcalan, Paris’te 3 PKK’linin katledilmesi üzerine, MİT’in bu katliamda sorumluluğu olduğuna ilişkin, milyonda bir ihtimal vermem diyebiliyor.

Emperyalizmin, Türkiye oligarşisinin Kürt sorununu çözeceğine inanıyor.

Zaman zaman faşist generallerin, faşist MHP’nin bu sorunu çözeceğine inancını belirtiyor. Yani bütün olarak düşmana güveniyor ve inanıyor. Kime inanıp güvenmiyor? Halka ve halk güçlerine güvenmiyor, inanmıyor.

Neden?

Açık ki, ortada olan gerçeği kavrama sorunu yaşıyor.

Neden?

Bu gerçeği kavramayamamasının nedeni, ayaklarını bastığı zemindir. Milliyetçilik zeminine ayaklarını bastığı için, gözleri önündeki çıplak gerçeklere bile gözleri kapanıyor, göremiyor, algılayamıyor. Yani sorunun nedeni ideolojidir. Milliyetçi ideoloji, emperyalizmi ve Türkiye oligarşisini düşman olarak görmesini engelliyor, düşman gerçeğini kaybettiğinde, sınıfsal kavramlar yerini “insan sanmak” gibi kavramlara bırakıyor. Halk ve emperyalizm-faşizm ayrımı yapmıyor. Oysa öyle genel bir insan kavramı yoktur. Emperyalizmin, faşizmin tarihi Sur gibi sayısız katliamla doludur, halkların tarihinde kitle katliamlarına yönelmek yoktur. Sınıfsal baksa, kimin ne yapabileceğini de doğru tespit edecek ve Sur gibi, Cizre, Nusaybin gibi güçlerini emperyalizm ve oligarşinin “insani özelliklerine!”, “insafına” bırakmayacak, geri ve apolitik kararlar almayacak.

Sınıfsal bakmadığı için elinde tonlarca bomba, sayısız silah bulundurduğu ve patlattığı halde savaş örgütünün niteliklerini, misyonunu taşımıyor.

Emperyalizm ve oligarşiyi tanımak, bize savaşımızın niteliğini doğru tespit etmeyi ve savaşımızın yasalarını anlamayı sağlıyor, savaşın yasalarını bilmek, emperyalizm ve oligarşiye bu savaşta kesinlikle güvenemeyeceğimizi gösteriyor.

 

Savaşta Tereddüt Ölümdür

Savaşta unutmamak gereken temel kural; siz savaşı nasıl kavrarsanız kavrayın, bilinki, düşmanınız savaşı gerçek kuralları ve mantığı içinde; yani düşmanını imha etmezse, düşmanının kendisini imha edeceği gerçeği içinde kavramıştır.

Neden bundan eminiz? Çünkü, biliyoruz ki, burjuvazi binlerce yıllık tarihsel bilgi birikimine ve yüzlerce yıllık yönetme deneyimine sahiptir. Bu binlerce yıllık tarih, sınıflar mücadelesi tarihidir. Bu binlerce yıllık tarihte, sömürücü egemen sınıfların iktidarları, ne kadar şaşaalı olurlarsa olsunlar, halk isyanları, ayaklanmalar karşısında, halkın silaha sarılması karşısında dayanamamış, yıkılmıştır. Geçmişin sömürücü egemenleri, iktidarlarının yıkıntısı altında can vermekten kurtulamamışlardır. Burjuvazi bunu bilir ve siz ne kadar “insanlık”tan, “barış”tan söz ederseniz edin, burjuvazi savaş alanında bunların geçerli olmadığı bilinciyle, iktidarlarını ancak düşman olarak doğru tanımladıkları halkın örgütlü güçlerini imha ederek sürdürebileceklerinin bilinciyle hareket ederler.

Bakın Latin Amerika ülkelerinin tarihine; Amerika’nın örgütlediği cuntalar halklar üzerinde tam bir terör estirmişler, askeri üstünlüğü ellerinde bulundurmanın avantajını, halk güçlerini tümüyle imha etmek ve tutsak alarak, tutsaklık koşullarında teslimiyet dayatarak etkisizleştirmek için kullanmışlardır. Aynı durum bizim ülkemiz için de geçerlidir. Bakın Latin Amerika ülkelerinde silah bırakan hareketlere, silahlarını teslim ediyorlar yetmiyor, ideolojilerini teslim ediyorlar o da yetmiyor, oligarşiler sol güçleri atomlarına kadar parçalamak için saldırmaya devam ediyor.

Sri Lanka örneğine bakın, Tamil gerillaları silah bıraktılar, barış anlaşması imzaladıklarını sanıyorlardı. Tümüyle imha edildiler.

Neden?

Emperyalistler ve işbirlikçileri katliamcıdır. Bu doğrudur, ama belirleyici neden bu değildir. Belirleyici olan, burjuvazinin sınıf bilincidir, sınıflar mücadelesi gerçeğini bilimsel olarak kavramasıdır. Bilimsel olarak kavrar ve bilir ki yoksullar, mutlaka ama mutlaka iktidar olmak için savaşacaktır. Onun için, en geri düzeyde bile olsa örgütlenmelerine izin vermemek gerekir. Elbette, daha ileri bir halk örgütünü bir adım geri attırmak da önemlidir. Ama bu geriletmeyi son noktasına vardırıp, tümüyle örgütlenmelerini dağıtmak en gerçekçi çözümdür.

Bu nedenle, savaş sırasında tereddüt edilemez. Tereddüt etmek, savaşın gereklerine göre hazırlanmamak, kendi saflarını savaşa hazırlamamak rehavet, durgunluk, nihayetinde teslimiyet ve ölümdür.

Savaşta beklemek de ölümdür.

Örneğin, düşman saldırıyor, katliamlar yapıyor. Ethem’i, Abdullah’ı, Berkin Elvan’ı katlediyor, katilleri elini kolunu sallayarak dolaşıyor.

Suruç’ta katlediyor.

Saldırmaya katletmeye devam ediyor. Sur’da, Cizre’de katlediyor.

Armutlu’da Dilek Doğan’ı, Yılmaz’ı katlediyor. Beklenebilir mi? Beklemek ölmeye devam etmektir. Düşmanın saldırısı ve katliamları, bir politikanın ürünüdür. Düşman bu katliamlarla halkta ve bütün olarak savaşla ilgili tüm güçler içinde kendi lehine politik, örgütsel, askeri, duygusal vb. sonuçlar yaratmak ister. Düşmanın bu saldırı politikası karşısında hareketsiz şekilde, politika üretmeden, harekete geçmeden beklemek; kendini imha olmaya açmak, düşmanın saldırı politikalarından sonuç almasını beklemek anlamına gelir. Onun için Bahtiyarlar, Elif Sultanlar, Çiğdemler, Bernalar beklemediler. Neyi bekleyecekler? Ellerindeki güçle ve olanaklarla savaşı sürdürdüler. Bizlere savaşma cüretini bıraktılar. Savaşı koşullar ve olanaklarla değil, sınıf ve savaşma bilinci, savaşma kararlılığı ve iradesi ile tanımlamak gerektiğini anlattılar. Koşulları ve olanakları yetersiz bulup beklemenin, ölüm olduğunu anlattılar.

Düşmanın tüm saldırılarında, oportünizmin, reformizmin yaptığı beklemek olmuştur. Bugün Kürt milliyetçiliğinin gölgesi dışında varlık gösteremez duruma gelmelerinin temel nedenlerinden biri budur. Parti-Cephe pratiği tersidir. Düşmanın saldırıları, ürettiği politikalar karşısında her zaman politikası olmuş, bedelleri ağır da olsa, harekete geçmiş, düşmanın politikalarını bozmayı başarmıştır. 1984 Ölüm Orucu Direnişi ve diğer hapishane direnişleri, Atılım süreci, Kongre süreci ve partileşme, Önderimizin tutsak edilmesine karşı kampanya, emperyalist işgallere tavır, hak ve özgürlükler için mücadele, ekonomik-demokratik mücadele… devrimci hareketin politikasız, beklemede kaldığı tek bir dönem olmamıştır. Bugün ideolojik politik olarak, örgütsel olarak  ayakta olmamızın, emperyalizmi ve oligarşiyi korkutan, onlara devrim korkusu yaşatan bir güç olmamızın sırrı buradadır.

Savaş örgütü; koşulları, olanakları ne olursa olsun, bilirki bu savaşı sürdürmek, kurmaylığını üstlenmek, savaş alanında vurmak, vurulmak zorundadır. Savaş ancak bu yapıldığında, savaş örgütüne, dolayısıyla halk güçlerine ideolojik-politik olarak yaşama şansı tanıyacaktır. Ancak bu yapıldığında, örgütsel olarak da varlığını sürdürme şansı tanıyacaktır. Kızıldere’de Mahir Çayanların şehit düşme pahasına THKP-C’nin ideolojik ve örgütsel olarak yaşamasını ve bugünlere gelmesini sağlamaları bunun örneğidir. Direnişleriyle, hem ideolojik bir miras bırakmış ama aynı zamanda büyük bir sempati ve yollarından yürüyecek devrimcileri yaratmışlardır. Örgütsel devamlılığı sağlayan da bu olmuştur.

DHKP-C olarak tarihimizde de bunun sayısız örneği yaşanmıştır. Direnişler, sadece ideolojik zaferi getirmekle kalmamış, örgütsel olarak da kavgayı omuzlayan kadroları yetiştirmiş, var olan kadroların kavgayı sürdürebilecek ideolojik-politik, kültürel, ahlaki donanıma, savaşma ve halkı örgütleyip savaştırma cüretine sahip, kendine ve halka güvene, halk ve vatan sevgisine sahip olmalarını getirmiştir. Bu kadrolar örgütsel olarak da güç haline gelmenin dayanakları olmuşlardır.

Bugün de durum değişik değildir. Aynı bilinçle hareket etme dönemidir. Bugünün politikası nedir?

Savaş örgütü olmanın misyonu gereği; Anadolu’nun tüm kırlarında Cephe gerillalarının var olmasıdır. Şehirlerin kondularından düşmanı atmak, düşmanı merkezlere hapsetmektir. Bunun için halk meclislerini, halk komitelerini, milisleri örgütlemektir. Bunun için, sokak sokak örgütlenmektir. Bunun için liseli gençliği örgütlemektir.

Harekete geçmemek, beklemek ölümdür.

 

Savaşın Yasalarını Öğrenmek, Onu Savaşta Uygulamak İçindir

Savaş, savaşı örgütleyecek kadrolar ve komutanlarla sürer. Bunun için savaş örgütü olmak, savaşın yasalarını bilen ve uygulayan kadrolara, savaşçı ve komutanlara sahip olmayı gerektirir.

Savaş örgütü, savaşçı, komutan ve yöneticilerin hazır olarak gelmeyeceğini bilir. Savaşın kadrolarını, komutanlarını yetiştirmek için politika üretir. Temel iki noktaya dayanır, eğitim ve pratik. Yani kendimizi eğiteceğiz ve bileceğiz ki, eğitim tek başına yeterli değildir, savaşı savaş alanlarında savaşarak öğrenebiliriz. Stalin, Lin Piao, General Giap, Ernesto Che Guevara büyük yönetici ve komutanların hepsi savaşı savaş alanlarında öğrenmişlerdir. Komutanlıklarını, savaş içinde edindikleri deneyimlere borçludurlar. Bu deneyimin içinde, zaferler ve yenilgiler vardır. Kural, savaşın yasalarını öğren, yenilgilerin öğrencisi ol.

Savaşçılarımız, komutanlarımız, kadrolarımız, eğitimle ve pratikte uygulayarak yetişeceklerdir.

Savaşı kazanmak için savaşıyoruz. Bunun için, yönetici ve komutanlarımız, cüretle savaşacak ve savaşı cüretle yönetecekler, savaşçılarımız cüretle savaşacaklar. Fakat, sadece cüret yeterli değildir. Aynı zamanda cüreti akılla birleştireceklerdir. Yani, ne akıl tek başına yeterlidir. Dünyanın en iyi planlarını bile düşünecek akla sahip olsanız, bu planları hayata geçirecek cürete sahip değilseniz, elinize kalemi kağıdı alıp plan yapmaya bile cesaret edemezsiniz. Aynı şekilde, dünyanın en cüretli komutanları, savaşçıları, yöneticileri olsanız, aklınızla hareket etmezseniz, cüret sadece imhaya neden olur. Düşmana darbe vuramadan, politik ve askeri zaferler kazanamadan imha olursunuz.

Bunun yanında komutan ve savaşçılarımız, ideolojimize tümüyle hakim olmalı. Savaş cüretlerini ve akıllarını, ideolojik netliğimizle birleştirerek, politik hedefler seçmeli, Kürt milliyetçiliğinin yaptığı gibi, halkı devrim saflarında değil, düşmanın saflarında saflaştıran bir eylem anlayışıyla hareket etmeyeceklerdir. Savaşımızın ilkelerini, adalet anlayışımızı içselleştirmiş komutan ve savaşçılarımız olacak, savaşımızın haklılığını pratikleriyle halka gösterebilmelidirler.

Sonuç olarak:

– Direnmeyen çürür, savaşmayan ölür.

– Savaşımızın değişmez yasası, savaşımızda uzlaşma aramak ölümdür.

– Savaşımızın yasası; kendini tanı, düşmanı tanı.

– Savaşın yasalarını bilmek, düşmanlarımızı tanımamızı sağlar

– Savaşın yasalarını bilmek, dost ve düşman güçleri ayırt etmeyi sağlar.

– Savaşın yasalarını bilmek, halka ve kendimize güven sağlar.

– Savaşta tereddüt ölümdür. Savaşın yasalarını öğrenmek, onu savaşta uygulamak içindir.

Bu Haberler Dikkatinizi Çekebilir

Adres:Katip Mustafa Çelebi Mahallesi Billurcu Sokak No: 20/2 BEYOĞLU-İSTANBUL Tel: +90(212)536 93 44 Fax: +90(212)536 93 45 E-mail: info@yuruyus.com
CopyLEFT Yürüyüş Dergisi 2004-2014 | İnternet Sayfamız özgür yazılım araçları kullanılarak kodlanmıştır.